menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

HUKUKUN HAMMADDESİ: “HAK”

11 0
19.02.2025

Bugün herkesin eşit haklarının olduğu, hatta hakların bir kısmının evrensel/mutlak veya doğal olduğu düşüncesi genel kabul görmüş olsa da yaklaşık 300 sene önce kimse böyle düşünmüyordu.

Haklar tarihin bir noktasında inşa ettiğimiz insan eli değmiş kavramlardır. En nihayetinde insan icadıdırlar. Toplumsal hayatta öteki ile bir arada yaşamayı sağlarlar. “Öteki”nin olmadığı bir yerde “hak” bir şey ifade etmez, çünkü hakka ihtiyaç yoktur. Hak mücadelesi dediğimiz şey de esasında “öteki” ile aramızdaki “sınıra” dair verilen bir kavgadır.

Bu hakların sınırları çizilirken hakkın varlığının karşı tarafa kabul ettirilmesi de, varlığı kabul edilen bir hakkın uygulanmaması da kaçınılmaz olarak çatışmalara yol açar. Toplumsal hayatta bu çatışmalar karşılıklı ödünleşme ile uzlaşmaya dönüşür. Sadece bir tarafın ödün verdiği yerde uzlaşma değil tahakküm vardır.

Yani hak mücadelesi aslında bir arada yaşamak için girişilen kavgadır. Ve bu kavga çoğu zaman “güçler nispetinde” bir arada yaşamamızı mümkün kılacak bir uzlaşmayla sonuçlanır.

Değerlerin Tiranlığı ve Hakkın Zayıf Karnı: “Evrensellik”

Haklara dair sınırlar kurallarla çizilir. Kurallar tanım gerektirir ve tanımları da güçlü olanlar yapar. Tanımlar tanımı yapanın, yani güçlü olanın değer yargılarını ve iradesini yansıtır. Egemenlerin dini, etnik, ideolojik değer yargıları, hakların şekillenmesinde büyük rol oynar. Sıradan insanın hak konusundaki düşünceleri her zaman yaşadığı zamanın ve mekânın sınırları içerisindeki değer yargılarına göre şekillenir.

Tarihten gördüğümüz kadarıyla güçlüler bir değer hiyerarşisi inşa edip kendilerinden olmayanları “öteki” olarak görürler. Ötekileri de asla kendileri ile eşit görmezler. Yani aidiyet hissettiklerine hak gördüklerini, diğerlerine hak görmezler.

Carl Schmitt bu yüzden değerler meselesini hukuktan ve bilhassa anayasa hukukundan uzak tutmamızı söyler. Çünkü “değer” düşüncesinde kendisini iyi saklamış bir saldırganlık ikamet eder. İnsan bir şeyi değerli olarak tanımlarken zımnen başka bir şeyi de değersiz olarak tanımlamış olur. Bir şey daima başka şeylerin içinde ve başka şeylerle ilişkisinde değerli olur. Bir şey başka şeylerin içinde ve başka şeylerle ilişkisinde değer kazanıyorsa, bu onun karşısında başka şeylerin de değer kaybına uğrayarak, değersiz olduğu anlamına gelir. O vakit değerleri hukukun içine taşımak o değer karşısında başka her şeyi otomatikman değersiz kılar. Bu da değerli olanın değersiz olan üzerinde bir zulmüne/tiranlığına yol açar. Kısacası değerlerin olduğu yerde haklar gölgelenebilir.

Bir değerin savunucularının ezici bir çoğunluk olduğu yerde o değer kaçınılmaz olarak güç haline gelir. Bu değer etnik, dini ya da politik bir değer olabilir. Bir yerde, çoğunluğun paylaştığı değer başka değerler karşısında açık ara öne çıkarsa, o değer artık egemenlerin iradesini; sübjektif değer yargıları sanki objektif bir yapıya sahipmiş gibi mahkeme kararları biçimi altında hukuki kudretle donatır. İşte değerler, hakları böyle gölgeler. Değersizleştirilen, değerliye boyun eğer; çünkü değeri güçlü ve özgür olan belirler.

İnsanların doğuştan gelen haklarını evrensel bir değer olarak sunan ve bu anlamda insan hakları teorisine büyük katkıda bulunan John Locke, evrensel bir değer olarak insan hakları fikrini ortaya atarken aynı zamanda köle ticareti yapan bir firmanın ortaklarındandı. Bugün Locke’u tutarsızlık ve ikiyüzlülükle suçlayabiliriz, fakat kendi kültürünün ve kendi kültürel değerlerinin sınırları içinde kaldığı için Locke’u ahlaken mahkûm etmek aslında hiç de makul değildir. Locke’un değerleri, Locke’un teorisindeki insan haklarını gölgelemiştir; bunun için Locke’u kimse suçlayamaz.

Hakların Değişimi, Dönüşümü ve Genişlemesi

Hakların alanı, nerede başlayıp nerede bittiğine dair sınırlar sürekli yeniden çizilir. Hakların ele alınışı ve tanımlanması daima dinamik bir süreçtir. Bu anlamda haklar olmuş bitmiş, tamamlanmış bir şey olmaktan çok, sürekli oluş halinde ve dönüşüm içindedir. Tarihin akışı içinde her momentte yeniden şekillenirler.

İki insanın bir araya geldiği her yerde hakların mutlaka tanımlanması ve düzenlenmesi gerekir. Bugünden geçmişe bakıldığında eski zamanların hak düzenlemeleri çok yetersiz, çok zayıf, hatta çok sınırlı görünse dahi; aslında her dönemde, her çağda, her sınıftan insanın mevcut koşullar ölçüsünde birtakım hakları vardır. Ama modern zamanlarda biz bu hak tanımının çok daha detaylandığına ve çok daha genişlediğine şahit oluyoruz. Elbette her dönemde insanların birtakım haklara sahip oldukları söylenebilir, fakat bu haklar hiçbir zaman içinde yaşadığımız modern dönemdeki bireyin haklarıyla mukayese götürmez.

Haklardaki değişimin sebebi kuşkusuz hayatı yaşayış ve tecrübe ediş şeklimizdeki farklılaşmadır. İnsanlığın bilgisi ve etkileşimi arttıkça ve toplumsal hayat hızlanıp karmaşıklaştıkça hakkın kapsamı da genişler.

Pek çok faktöre bağlı olan değişim, hele de hak söz konusu olduğunda hiçbir zaman toplumun bütün unsurlarının desteğiyle gerçekleşmez. Fakat apaçık olan vakıa, her türlü........

© Hukuki Haber