menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ya Şehr-i Ramazan

7 0
18.02.2026

“Hayatın hızlı temposuna kısa bir mola verip, irademizi ve sabrımızı yeniden kuşandığımız o kutlu zaman dilimine, bir Ramazan’a daha ulaştık. Yarın başlayacak olan bu manevi yolculukta; tuttuğumuz oruçların nefsimize, verdiğimiz sadakaların kardeşliğimize şifa olmasını diliyorum. Niyetlerimizin halis, dualarımızın kabul olduğu bir ay geçirmek dileğiyle...”

Bir zamanlar Ramazan, sadece bir takvim yaprağı değil, mahallemize konuk gelen bereketli bir misafir gibi karşılanırdı. Gelişi önceden hissedilir, evler toparlanır, kalpler yavaşlardı. Sokakların ritmi düşer, sesler bile daha dikkatli çıkardı. Şimdilerde ise modern hayatın telaşı, o eski huzurlu iklimi gölgeliyor. Sokak aralarında yankılanan çocuk sesleri, yerini akıllı telefonların bildirim seslerine bıraktı. Eskiden Ramazan, “paylaşmak” demekti; bugün ise daha çok “göstermek” haline geldi.

O günlerde Ramazan, evin içinden çok kapının eşiğinde yaşanırdı. Kim kiminle iftar edecek diye günler öncesinden plan yapılmazdı. Komşular birbirini sessizce gözetir, yalnız olan fark edilirdi. Bir tabak yemek, bir tas çorba, bazen sadece “bizde yer var” cümlesi yeterdi. Komşuyu iftara çağırmak bir nezaket değil, neredeyse bir sorumluluktu.

Bugün aynı apartmanda yıllarca yaşayıp iftarı hiç paylaşmadığımız insanlar var.

Bu da Ramazan’ın değil, bizim değiştiğimizin göstergesi.

Eskiden Ramazan topu atılmadan saniyeler önce bütün mahallede derin bir sessizlik olurdu. Elinde ekmekle bekleyen babalar, balkonlarda sofrayı kurmuş anneler ve sokağın başında kulağı gökyüzünde olan çocuklar… O patlama sesi sadece orucu açmak için bir işaret değil, aynı zamanda koca bir şehrin aynı duyguyla birleştiği bir “an”dı.

İftar bekleyişinin kendine has ritüelleri vardı. Ağzında sigara, elinde çakmakla topun atılmasını bekleyenler olurdu. Çakmak çakılır ama ateş yakılmazdı; o ateş, topa saygıdan tutulurdu. Bazıları dudaklarında sigarayla gökyüzüne bakar, bazıları radyonun başında sesi biraz daha açardı. Çocuklar “atıldı mı?” diye büyüklerin yüzüne bakar, büyükler sanki gizli bir bilgiyi saklıyormuş gibi susardı. Topun sesi gelmeden lokmaya uzanmak ayıp sayılırdı; çünkü o ses, sadece mideye değil, sabırla sınanan nefse de izin verirdi.

Ramazan topu zamanı haber vermezdi sadece; birlik duygusunu mühürlerdi. Saatler yanlış olabilir, ezan uzaktan duyulmayabilirdi ama top asla şaşmazdı. Çünkü o top zamanı değil, insanları ayarlardı. Bugün vakti uygulamalardan takip ediyor, top sesini ancak televizyon yayınlarında sembolik olarak duyuyoruz. Saat doğru, vakit tam ama o ortak heyecan yok. Şehir iftar ediyor, fakat birlikte değil.

Bugün Ramazan topu artık bir ses olmaktan çok bir hatıra. Atılmadığında fark edilmeyen ama yokluğu hissedilen şeylerden. Çocuklar onun ne zaman atıldığını bilmiyor; büyükler ise hatırladıkça iç geçiriyor. Eskiden kulak kesilerek beklenen o patlama sesi, şimdi sohbetlerde “bir zamanlar” diye anılan bir ayrıntıya dönüştü. Ramazan topu artık sokaklarda değil; hafızamızda. Ve belki de bu yüzden her Ramazan biraz daha özlemle aranıyor.

Uykuyla ibadet arasında sahur da en az iftar kadar kendine özgü bir zamandı. Gecenin en derin yerinde, davulun tok sesiyle uykudan yarı uyanık kalkılırdı. Ama o davul sadece vurulmazdı; konuşurdu da. Davulcular sokak sokak dolaşır, her mahallenin insanına göre Ramazan manileri söylerdi. Kimi mani güldürür, kimi dua gibi içe dokunurdu. Çocuklar maniyi kaçırmamak için pencereye koşar, büyükler “bu sene de unutmadı” diye tebessüm ederdi.

Sahur sofraları sessizdi ama bereketliydi. Çay daha koyu, sohbet daha kısık olurdu. Davulun ardından söylenen maniler hâlâ kulaktayken sofraya oturulur; kimileri maninin son mısrasını tekrar ederdi. Büyükler dua eder, çocuklar uykuyla mücadele ederdi. Sahurda yenen bir lokmanın, gün boyu ayrı bir kuvvet verdiğine inanılırdı. Sahur, geceyle sabah arasında kurulan kısa ama derin bir bağdı.

Bugün sahur alarmlarının sesi var ama davulun ruhu yok. Mani yok, ses yok, o sesle gelen tebessüm yok. Uykudan ekrana bakarak uyanıyor, sofraya aceleyle oturuyoruz. Sahur hâlâ yapılıyor ama eskisi gibi yaşanmıyor.

İftarın adı vardı, tadı komşudaydı.

Eski Ramazanlarda “diş kirası” diye bir zerafet vardı. Eve davet edilen misafire, “evimize gelip bizim sevap kazanmamıza vesile oldun” denirdi. İftar sofraları yarış için değil, rızık paylaşımı için kurulurdu. Komşuyla aynı sofraya oturmak, aynı duaya “amin” demek Ramazan’ın özüydü.

Şimdilerde ise Ramazan, lüks restoranların “fix menü” kalabalığında yaşanıyor. Aynı ayda bir yanda iftar sofralarının fiyatı katlanırken, diğer yanda evine hurma alamayan insanlar var. Ramazan kanaatin, ölçünün ve paylaşmanın ayıyken; bugün ne yazık ki fırsatçılığın ve vicdansızlığın mevsimi hâline getirildi.

Bu ayda artması gereken merhametken, bazıları Ramazan’ı bir kazanç kapısı olarak görüyor. Bir gün önce aynı fiyata satılan ürünler, “Ramazan geldi” bahanesiyle sessizce zamlanıyor. Hurma, pide, yağ, bakliyat… Etiketler yükselirken vicdanlar susuyor. Allah’tan korkması gerekenler teraziyi değil, fırsatı kolluyor. Oysa Ramazan, kazanmayı değil kul hakkından sakınmayı öğretirdi. Bugün bazıları oruç tutarken, bazıları fiyat artırarak başkasının sofrasına el uzatıyor.

Bir ay değil, bir hatıra. Belki eski Ramazanlar geri gelmeyecek.

Belki iftar topu bir daha atılmayacak.

Belki sahur davulunun sesi ve manileri de bir gün tamamen susacak.

Ama Ramazan hâlâ bir yerlerde yaşıyor.

Bir mani mısrasında, yarı uykulu bir sahur sabahında, “eskiden” diye başlayan cümlelerin içinde…

Ramazan artık sadece bir ay değil;

Bir hatıra, bir özlem, içimize çöken bir sükût.

Ve insan, özlediği sürece

Kaybettiklerini tamamen yitirmiş sayılmaz.


© Hedef Halk