Türkiye’de 8 Mart: Bir mücadelenin tarihi ve feminist tiyatro
Yaşı yetenler hatırlayacaktır, insanların öldüğü gerçek bir savaşı, 2003’ün mart ayında canlı yayında izlemiştik. Bu bir ilkti. Irak, ABD tarafından bombalanıyordu. O tarih savaşın sıcaklığını değil soğukluğunu zihnimize de kalbimize de kazımış olacak ki artık sanki havai fişeklere bakarken büyülenen insanlar gibi gece saatlerinde gök kubbeyi ışıklandıran füzeleri ve yerle buluştuğundaki alev toplarına yeterli tepkileri veremiyoruz. Ölenler bizden çok uzakta, yerle bir olan kentler bizimkiler değil. Tıpkı ülkemde neredeyse her gün tanıdıkları erkekler tarafından öldürülen kadınlar gibi. Öldürülenler henüz biz değiliz. Duyarsızlaştık mı gerçekten? Sistematik kadın cinayetlerine direnecek gücümüz tükendi mi? Kadınları sadece kadınlar mı ayakta tutar? Tek tek, her bir kadının ya da çocuğun ölümünden sonra dünyanın yerinden oynaması gerekirken, kız çocuklarının gömüleceği toplu mezarların görüntüsünü hangimiz görmezden gelebiliriz?
Savaşlar ve cinayetlerle kuşatılmışken, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü geldi bile. Kapitalizm kadınlara çiçek, pırlanta alınması gerektiğini anlata dururken, büyük şirketler duyguları emen reklam filmleriyle günah çıkartmaya çalışırken, Taksim Meydanı bir kez daha, Feminist Gece Yürüyüşü’nü önlemek için demir barikatlarla kadınlardan, kendi halkından korunmaya çalışılıyor.
8 Mart yalnızca “kadınlar günü” olarak pazarlandıkça sevgililer gününden, anneler gününden hallice bir tüketime indirgenir. Oysa anlamlı olan tarih bilmek, hafızaları tazelemek. Kadınlar neden meydanlara çıkıyor, sloganlar atıyor, yas tutuyor, direnç gösteriyor birlikte hatırlayalım.
8 Mart tarihi bir kutlamanın değil, bir mücadelenin tarihi. Bugünün arkasında işçi kadınların grevleri, oy hakkı için verilen mücadeleler, fabrikalarda hayatını kaybeden kadınlar, şiddete karşı direnen milyonlar ve patriyarkanın yüz yıllık tahakkümüne karşı yükselen bir itiraz var.
Bu noktada sosyalist düşünür Rosa Luxemburg’un sözleri bir asır sonra bile anlamını yitirmiyor. “Özgürlük her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür.” Yani 8 Mart yalnızca kadınların değil, aynı zamanda eşitlik, özgürlük ve adalet arayışının günü olarak akılda tutulmalı.
8 Mart’ın kökenine gelecek olursak 20. yüzyılın başındaki işçi hareketlerine dayanır. Sanayi kapitalizminin geliştiği dönemde özellikle tekstil ve konfeksiyon sektörlerinde çalışan kadın işçiler ağır koşullar altında çalışıyor, düşük ücret alıyor ve siyasal haklardan tamamen yoksun bırakılıyordu. 1908 yılında New York’ta binlerce kadın işçi daha kısa çalışma saatleri, daha iyi ücret ve oy hakkı talebiyle yürüyüş düzenledi.
1910 yılında Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Alman sosyalist lider Clara Zetkin, kadınların eşitlik mücadelesini görünür kılacak uluslararası bir gün önerdi. Bu öneri kabul edildi ve kısa süre içinde dünyanın birçok ülkesinde kadınlar kitlesel eylemler düzenlemeye başladı.
1917’de ise Petrograd’da (bugünün St. Petersburg’unda) kadın tekstil işçilerinin “Ekmek ve Barış” sloganıyla başlattığı grev, kısa sürede genel grevlere ve kitlesel protestolara dönüşerek Şubat Devrimi’nin tetikleyici olaylarından biri oldu. (Rusya’nın o dönem kullandığı Julian takvimine göre 8 Mart, 23 Şubat’a karşılık geldiğinden devrimin adı Şubat ile anılır.) Bu durumda Ekim Devrimi’nin yolunu da kadınların açtığını söylemek fazla bir tarih okuması olmasa gerek.
Bolşevik devrimci Alexandra Kollontai kadınların bu tarihsel rolünü anlatan sözü “Kadınların kurtuluşu ancak bütün toplumun özgürleşmesiyle mümkündür.” de notlarımız arasında yerini alsın. Yani uzun lafın özeti 8 Mart’ın kökleri liberal bir kutlama geleneğinde değil, emek mücadelesinde ve sosyalist kadın hareketinde yatmaktadır.
20.yüzyıl boyunca kadın hareketi dünyanın birçok ülkesinde önemli kazanımlar elde etti. Kadınların oy hakkı mücadelesi modern demokrasilerin en önemli dönüşümlerinden biri oldu. Bugün dünyanın büyük çoğunluğunda kadınlar seçme ve seçilme hakkına sahip. Bu kazanım ilk olarak 1893 yılında Yeni Zelanda kadınlarının oy kullanma hakkıyla başlamış. Kurucu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, genç Türkiye Cumhuriyeti’nde ise 1934 yılında, birçok Avrupa ülkesinden önce, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verildi. Ancak hukuki hakların tanınması, toplumsal eşitliğin sağlandığı anlamına gelmiyor. Türkiye’de kadınların kamusal yaşamda ve karar alma mekanizmalarında temsil oranı hâlâ........
