Medine’de bozulan sessizlik: Suriye Direnişinin sessiz çığlığı
Suriye topraklarında on dört yıl boyunca yankılanan çığlık, yalnızca cephelerdeki mermi seslerinden ibaret değil; kadın, erkek ve çocuk demeden milyonları hedef alan sistematik bir zulmün ağır kederiydi. Katil Beşşar Esed rejimi, şehirleri bombalarla yerle bir ederken, yerin altındaki karanlık zindanlarda insan onurunu ayaklar altına alan tarifsiz acılar biriktiriyordu. Özellikle Sednaya Cezaevi’nden sızan o kahredici görüntüler, bu karanlık devrin vicdanlardaki en derin yarası olarak tarihe kazındı.
Bu zindanların ağır yükünü sadece erkekler değil, on binlerce kadın ve genç kız da omuzladı. Onlar sadece hapsedilmediler; ailelerinden koparıldılar, aşağılandılar ve insan onurunun tahammül edemeyeceği her türlü işkenceye maruz bırakıldılar. Azize Cellud’un on bir yıllık esareti de, bu direnişin en hüzünlü destanlarından biriydi. Eşini şehit vermiş, evlatlarından koparılmış ve bir yavrusunu hapishane soğuğunda dünyaya getirmiş bir annenin hikâyesiydi… Kadın koğuşlarında yankılanan sessiz feryatlar, erkek mahkûmların koğuşlarından yükselen ve bir gardiyanın tekmesiyle son bulan o son nefeslerin de en canlı tanığıydı.
Azize Cellud’un aktardığı şu tanıklık, bu karanlık gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu.
“Şiddetli sıcaklar devam ediyordu. Bir gece koğuşlardan birisinin kapısının çalındığını duyduk. Gardiyan kapıyı açtı ve ‘Ne var?’ dedi. İçeriden biri, şiddetli sıcaklar nedeniyle mahkumlardan birisinin bayıldığını söyledi. Gardiyan: ‘Çıkarın onu, ben onu nasıl canlandıracağımı biliyorum!’ dedi. Koğuştan sadece soluklanan baygın bir beden çıkardılar. Gardiyan ona vurmaya ve tekmelemeye başladı. Nihayetinde bu kısık soluklanmalar da kesildi. Arkadaşına, ‘Öldü mü?’ diye sordu. Arkadaşı, ‘Öyle gözüküyor.’ dedi.
Hapishane çok küçük ve odamız, gardiyanların odasının karşısında olduğu için olanları duyabiliyorduk. Gardiyanlardan birisi telefonla şubeyi aradı ve ‘Şiddetli sıcak nedeniyle mahkumlardan birisi öldü.’ dedi. Şubeden devriye geldi ve mahkûmu aldı. Birkaç saat sonra aynı sahne başka bir mahkûmla tekrarlandı. Bir mahkûm şiddetli sıcak nedeniyle baygınlık geçiriyor, gardiyanlar onu da dövüyor, mahkûm temiz ruhunu teslim ediyor ve devriye gelip cesedi alıyor. O gece, bu şekilde üç mahkûm vefat etti.
Belki bizim durumumuzu hayal edebilirsiniz. O geceyi sabah oluncaya kadar ağlayarak ve dua ederek geçirmiş, sonra baygın düşmüştük. Üzerimiz ve elbiselerimiz gözyaşlarıyla ıslanmıştı.”
Azize Cellud’un dizeleri geceler boyu, mahkûmların gözyaşlarıyla ıslanan elbiseleri, sabahın ilk ışıklarına kadar süren duaların yegâne şahidiydi.
Bu hikâyelerden birisi de, kısa süre önce Suriye’de dinlediğim Rukayya’nın hikâyesiydi. 26 Nisan 2026’da Suriye’de Ayşe Eddibsi ile görüşme imkânım oldu. Kendisi fetihten hemen sonra Suriye Kadın İşleri Ofisi başkanı olmuştu, bugün ise Yerel Yönetim ve Kalkınma Başkanı olarak görev yapıyor. Ayşe Hanım, Esed rejiminin karanlık zindanlarından çıkmış kadınlarla yakından ilgileniyor ve onların yeniden hayata tutunabilmesi için yoğun bir çaba sarf ediyor. Anlattığı sayısız hikâyeden biri de Rukayya’ya aitti.
Rukayya, aslında sıradan bir kadındı. Şam’da yaşıyordu. Hiçbir protestoya katılmamış, herhangi bir siyasi faaliyetin içinde bulunmamıştı. Ancak savaşın ortasında, rejim tarafından zorla Tadamun’a sürülmüştü. Tadamun, zalim Amjad Yusuf’un işlediği katliamlarla........
