menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kayıp çim kokusu üzerine

23 0
21.05.2026

Bir şeyin ne zaman kaybolduğunu tam olarak bilmiyoruz. Sadece bir gün bakıyoruz; gitmişe benziyor. Tıpkı bir odanın içindeki sesin yavaş yavaş kısılması gibi — önce fark etmiyoruz, sonra sessizlik çöktüğünde "ne zaman sustu?" diye soruyoruz. Kaybın en sinsi biçimi bu: alışarak gerçekleşeni, olağan sanmak.

"Şarjım bitti." Bu cümleye dikkat ettiniz mi hiç? Telefonun şarjı değil, bizim şarjımız. Küçük bir dilsel kayma, ama içinde devasa bir itiraf var: telefon artık taşıdığımız bir alet değil; bedenimizin uzantısı, belki de bir parçası. Cüzdanımızı evde bırakabiliriz, anahtarımızı unutabiliriz, ama telefonsuz ya da şarjı durumu az kapıdan çıkmak neredeyse fizyolojik bir panik üretiyor. Marshall McLuhan bunu altmış yıl önce görmüştü: "Önce biz araçları şekillendiririz, sonra araçlar bizi.“1 Telefonun parmaklarımıza nasıl uyduğunu hatırlayın; ekran büyüklükleri, düğme yerleşimleri, titreşim kalıpları — hepsi bedenimizle bütünleşmek üzere tasarlanmış. Artık o olmadan eksik hissediyoruz, çünkü gerçekten de bir parçamız orada.

Bu dönüşüm farkında olmadan gerçekleşti; kimse bize "telefon artık senin bir organındır" demedi. Ama dil bunu çoktan kabul etmişti.

Sorun yalnızca bağımlılık değil. Sorun, bu bağımlılığın nelerin pahasına kurulduğu. Nörobiyolog Daniel Levitin şöyle yazıyor: "Her bildirim, beynimizde küçük bir dopamin salgısı tetikler; bu yüzden telefonumuzu kontrol etmek kumar makinesinin kolunu çekmeye benzer.“2 Bildirim sesi, beynin ödül merkezini harekete geçirir; bir mesaj gelmiş olabilir, belki de gelmemiştir — belirsizlik, çekiciliğin ta kendisidir. Psikologlar buna "değişken oranlı pekiştirme" diyor; kumar makinelerinin ve sosyal medyanın ortak formülü.

Aklımızı telefonlarımıza emanet ettik; hafızamızı, dikkatimizi, sabah uykumuzun ilk yarım saatini, gece yatmadan önceki son bakışı. Kitapları uygulamalara okutturuyoruz; aylık dergilere değil, platformlara abone oluyoruz. Fotoğraf çekmek sıkıcı geldi; onun yerine yapay zekânın ürettiği görseli paylaşıyoruz. Sahici olanı taklit edenle değiştirmek, çağımızın en belirgin alışkanlığı hâline geldi.

Vitamin D eksikliği duyduğumuzda aklımıza hemen eczane geliyor. Bir hap, bir damla, bir şişe. Oysa bu vitaminin kaynağı güneştir; cildin ışıkla buluşmasıdır; açık hava içinde sürdürülen bir yaşamdır. Çocukken biz öyle bir şey bilmezdik; "güneş çarpmasın" diye kovalanırdık, D vitamini "eksikliği" değil "fazlası" endişesi vardı. Şimdiyse bu vitamin küresel bir tıbbi sorun hâline geldi; dünya nüfusunun yaklaşık yüzde ellisinde yetersiz düzeyde olduğu tahmin ediliyor.

Doğanın bize bedava sunduğunu, şimdi para verip satın alıyoruz. Tabiatla temasın bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, kortizol seviyesini düşürdüğünü, hatta kan basıncını dengelediğini gösteren araştırmalar var. Japonlar buna shinrin-yoku3 diyor — orman banyosu. Tokyo Üniversitesi'nin çalışmaları, yalnızca iki saatlik orman yürüyüşünün bile doğal öldürücü hücre (NK)4 aktivitesini yüzde elli oranında artırdığını gösterdi. Oysa biz klimayla soğutulmuş ofislerde, floresan ışık altında, ekranlarımıza gömülü oturuyoruz; sonra bağışıklığımız zayıflayınca eczaneye koşuyoruz. Bu ironinin içinde bir uygarlık portresi var.

Hızın Vaat Ettiği ve Gerçekleştirdiği

Ailede bu iş bana ait olduğu için bilirim; uçak bileti almak için bir zamanlar belki de yarım güne ihtiyaç vardı. Seyahat acentesine gidilir, kataloglar karıştırılır, fiyatlar karşılaştırılır, kararın ağırlığıyla bir imza atılırdı. Şimdi iki tıkla satın alıyoruz. Peki, kazanılan bu süre nereye gidiyor?

Çoğumuz için cevap açık: başka bir ekrana, başka bir içeriğe, başka bir kısayola. Sosyolog Hartmut Rosa, modern hayatın "sosyal hızlanma“5 sarmalından çıkamadığını söylüyor; zaman kazandıran her teknoloji, yeni bir doluluğun kapısını aralıyor. E-posta mektubu öldürdü ama on kat fazla yazışma getirdi; çamaşır makinesi zaman tasarrufu sağladı ama temizlik standartları yükseldi. Elde kalan vakit ile doldurulan vakit arasındaki makas açıldıkça, paradoksal biçimde daha "zamansız" hissediyoruz.

Eflatun'un devlet tasarımında ‚boş‘ zaman, erdeme yönelen bir fırsattı — theoria'ya, yani tefekkür ve bilgelik arayışına. (6) Aristoteles, yalnızca ‚boş‘ zamana sahip olanların "iyi yaşam"ı inşa edebileceğini düşünüyordu. Biz ise ‚boş zaman'ı başka bir dolulukla tıkadık; tefekkür yerine kaydırma hareketi, bilgelik yerine bildirim sesi.

Her şey haz odaklı olmaya başladı. Anlık tatmin, ertelenmiş memnuniyetin yerini aldı; zorluktan kaçmak, sabır göstermenin önüne geçti.

Stanford'daki ünlü "marshmallow deneyi“7ni hatırlayın: çocuklara bir şekerleme verilir ve bekleyebilirlerse bir tane daha vadedilir. On beş dakika bekleyebilen çocukların, yıllar sonra akademik başarıda, sağlıkta ve ilişkilerde daha iyi sonuçlar aldığı görülür. Ertelenmiş memnuniyet, yaşamın hemen her alanında anahtar bir beceridir. Peki ya toplum bu beceriyi sistematik olarak köreltiyorsa?

Bir tıkla film, bir kaydırmayla yemek, bir komutla bilgi. Beklemeye tahammül azaldıkça, bekleyerek elde edilen şeylerin değeri de azalıyor. Yavaş pişen yemeğin tadını bilmiyoruz; el yazısıyla mektup yazmanın ağırlığını; bir kitabı baştan sona okuyarak öğrenmenin derinliğini. Psikolog Adam Alter8, "Karşı Konulmaz" adlı kitabında şöyle diyor: "Uygulamalar, sonsuz kaydırma özelliğiyle bizi asla doyurmamak için tasarlandı; doymak, tüketmeyi bırakmak anlamına gelir." Kısır döngünün çemberi böyle kapanır: anlam yokluğu kaygı yaratır, kaygıya karşı daha fazla uyarıcı önerilir, uyarıcı da geçici bir konfor sağlar; sonra yeniden kaygı, yeniden uyarıcı…

Şifahane mi, Hastane mi?

Hastaneler bu dönüşümün belki de en yürek sıkan örneği. Arapça'da "şifa" kökü, iyileşmeye, tamlığa, bütünlüğe işaret eder. Şifahane, şifa verilen yerdir. Hastane ise artık yalnızca hastaların toplandığı bir mekân hâline geldi; şifa verilmiyor, semptom yönetiliyor.

Birdostun dediği gibi insanlar hastanelerde doğuyor, hastanelerde ölüyor; hayatın en sınır anları bu steril koridorlara sığdırıldı. Ölüm, ailenin içinden alındı ve profesyonellere devredildi. Sosyolog Philippe Ariès, Batı'da Ölümün Tarihi'nde bunu "yasak ölüm“9 olarak adlandırır; ölüm artık ayıp, görünmez kılınması gereken bir şey. Komşu avlusu, ev içi doğum, aile yanında yaşlılık; bunlar moderniteye daha fazla yer açmak için gözden çıkarıldı. Ama gözden çıkarılırken, insanın kendiyle ve ölümlülüğüyle olan dolaysız ilişkisi de gitti.

Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü’nü10 hatırlayın. Kahraman, ölüme yaklaştıkça çevresindekilerin sahteliğini keşfeder; asıl acı, fiziksel değil varoluşsaldır — kimse onunla ölüm hakkında dürüstçe konuşmaz. Modern hastaneler bu sahneyi her gün yeniden üretiyor: monitörler bağırır, hemşireler koşuşturur, ama kimsenin ölmekte olanın elini tutacak vakit yoktur.

Hep bir şeye sahip olmak istiyoruz. Yeni model, yeni sezon, yeni sürüm. Pazar, bu eksiklik hissini körükleyerek büyüdü; insan kendini daima tamamlanmamış hissederse, tamamlayacak bir şey satmak kolaylaşır.

Reklamın asıl söylediği şey bir ürün değil, bir eksikliktir. Eleştirmen John Berger, Görme Biçimleri’nde11 şöyle yazmıştı: "Reklam, sizi olduğunuz gibi yetersiz gösterir; ancak satın aldığınızda tamamlanacağınızı vaat eder." Bu mesaj, modern insanın bilinçaltına o kadar işledi ki artık dışarıdan gelmesine bile gerek kalmıyor; kendi kendimize üretiyoruz.

Güzellik salonları, saç ekimleri, diş kaplamaları, estetik operasyonlar; bunların tamamı "olmadığımız şey olma" arzusunun farklı........

© Haksöz