menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Toplumsal cinsiyet bağlamında kadının konumlandırılması

32 0
15.04.2026

Kavramlar ve değerler rasyonalitesinin bilinçli bir erozyona uğratıldığına sık sık tanıklık ediyoruz. Doğru bir tarifle belirli ideolojik ve ön yargılı yaklaşımların düşünce dünyamızı derinden etkilediği söylenebilir. Toplumsal, kültürel ve geleneksel değerlerin kılcal damarlarına kadar derinlemesine nüfuz eden bazı kavram ve semboller, kimi yapı ve kurumlar tarafından tahrif edilerek önümüze sunulmaktadır. Kadına dair üretilen kavramsal çerçeve ile ilgili söylem ve yaklaşımlar tahlil edildiğinde karşımıza hiç de iyimser olmayan bir tablo çıkar.  Tarihsel süreç içerisinde yaşanmış talihsiz gerçekliklerden kaynaklanan duygusal zemininin öne çıkarıldığı bu söylemler, her türlü ayrıştırıcı, kin ve nefret dili ile soslanır.

Türkiye’de toplumsal cinsiyet meselesinin ele alındığı herhangi bir zeminde sözlü ya da yazılı metinlerde bu kin ve nefret söylemlerine sıklıkla rastlanabilir. Örneğin yakın zamanlarda bir paylaşımda şu ifadeler yer edinmiştir: “Dinci, gerici derneklerin, tarikatların ve cemaatlerin hedefine oturtulmaya çalışılan toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelemizden de kadını kamusal alandan çıkarma çabalarına karşın “kadın mücadelesi” demekten de asla vazgeçmeyeceğiz.” Benzeri birçok açıklamada akıllara ilk etapta şu soru gelebilir; kadın hakları bu söylemlerin tam olarak neresinde durmaktadır.

Dinci ve gerici ifadesiyle kasıt, Türkiye’deki Müslümanlar ve onların kurduğu İslami yapılardır. Bunu yaparken de hiçbir ayrıma tabi tutmadan onlara göre İslami hissiyat bir araya gelmiş bütün yapılar aşırıcı ve dincidir. Burada Müslümanların her zaman olduğu gibi hedef tahtasına oturtulduğu görülmektedir. Nitekim hitap edilen kitlenin bu konularla alakalı bir sorgulama özverileri yoktur. Zihinlerde oluşan bu körlük seküler düşünce biçimlerinin İslam’a karşı sergilenen propaganda dilinin bir yansımasıdır. Üzerinde durulması gereken önemli noktalardan biri bu propaganda dilinin maalesef ki başarıya ulaşmasıdır. Türkiye’de yaşayan Müslüman ailelerin çocuklarına ideolojik emelleri aşılamadaki çabaların basite alınamayacak kadar dikkate değer görülmesi gerekir.

İnşa edilmek istenen algılardan biri; kadının tüm sosyal ve siyasal haklarının önündeki en büyük engel İslam’dır.  Öncelikli olarak sunulan bu argümanlar belli kriterler etrafında sorgulanmaya tabi tutulmalıdır. Kendini toplumun entelektüel önderleri olarak gören bu kitlelerin neden söz konusu İslam olunca üç maymunu oynadıkları yadsınamaz bir gerçektir. Bu körlüğün yansımalardan biri de toplumun ahlaki değerlerini aşındıran ve mahremiyeti yerle bir eden: “evlilik dışı cinsel birliktelikler, kadının fuhuş sektöründeki yeri, onlyfans aboneliklerinde kadın bedeninin teşhiri, nikah öncesi doğan çocuklar, gebe gelinler, sanat adı altında kadın bedeninin putlaştırılması vb.” meseleler söz konusu olunca akıllara kadın haklarının gelmemesidir. İddia edilen söylemlerin (İslam kadını ikinci sınıf bir konuma oturtur, kadının sosyal ve siyasal haklarını gasp eder gibi) bu “çağdaş” kimseler tarafından delillendirilerek ortaya konulması gerekmez mi? Buna ek olarak, din ile dinsel yorum ve yaşayış biçimleri arasındaki ayrımı dikkate almayan bu kişiler, söz konusu yaklaşımların hangi temel paradigmalardan beslendiğini yeterince kavrayamamaktadır.

İslam’a isnat edilen ve kadın-erkek eşitsizliği söz konusu olduğunda tartışılan konuların başında yaratılış anlatısı gelmektedir. Öyleyse üç İbrahimi dinin yaratılış hakkındaki görüşlerini ortaya koyarak meselenin aslında nasıl bir dinsel zemine sahip olduğunu açıklayabiliriz. İlk örneğimizi Yahudilik inancının kutsal kitabından verelim. Tevrat’ta ilk kadın olan Havva’nın........

© Haksöz