Sanal ile gerçek arasında müslüman: Ekranın ötesini görmek
Hemen hemen herkesin cebinde, şu anda titreyebilecek bir cihaz var. Türkiye’de 16–74 yaş arası bireylerin yüzde 90,9’u internet kullanıyor. Ortalama bir internet kullanıcısı günde 7 saat 13 dakikasını çevrimiçi geçiriyor; bunun 2 saat 43 dakikası yalnızca sosyal medyaya ayrılıyor. Basit bir hesapla, günde 2 saat 43 dakika, yılda yaklaşık 41 güne denk gelir. Yani her yıl, uyanık olduğumuz bir buçuk ayı yalnızca akışı kaydırarak geçiriyoruz.
Akıllı teknolojiler ve sosyal medya, insanlar için artık ikinci bir hayat hâline geldi. Tam da bu yüzden onu eleştirel bir gözle incelemekten kaçınamayız. Telefonlarımızla ve sosyal medyayla ilişkimizi sorgulamak bile içimizde bir huzursuzluk uyandırabilir. Ancak bu duyguya rağmen —hatta tam da bu duygu yüzünden— bir topluluk olarak bu meseleyi açık yüreklilikle konuşmamız gerekiyor. Bir şeyi sorgulamaktan rahatsız oluyorsak, o şey üzerimizde sandığımızdan daha fazla güce sahip demektir.
Yüce Allah Nisâ Sûresi’nin 135. âyetinde, kendi aleyhimize bile olsa adaleti ayakta tutmamızı ve hakkı söylememizi emreder. Bu ölçü ile, dijital alışkanlıklarımızın ve bağımlılıklarımızın içimize ektiği soruları açık bir zihinle ele alalım. Hz. Ömer (r.a.) şöyle derdi: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin; amelleriniz tartılmadan önce onları kendiniz tartın ve büyük hesap gününe hazırlanın.” Ardından şu âyeti okurdu: “O gün (Allah’a) arz olunursunuz; sizden hiçbir gizli şey gizli kalmaz.” (Hâkka, 69/18)
Sosyal medya tarafsız bir araç değildir. Dikkatimizi satmak üzere tasarlanmış bir sistemdir; bu sistem görme biçimimizi, irademizi, birbirimizle ilişkimizi, yeryüzüyle bağımızı ve iç dünyamızın sükûnetini dönüştürmektedir. Bu beş alanı tek tek ele alacak, ardından olası itirazlara cevap verecek ve somut çözüm önerileriyle bitireceğiz.
Modern teknoloji karşısında dünyada genellikle dört farklı tutumdan birisi benimseniyor:
Modern teknolojide hiçbir fayda yoktur, yalnızca zarar vardır.
Hem fayda hem zarar vardır; ancak zarar faydadan büyüktür.
Hem fayda hem zarar vardır; ancak fayda zarardan büyüktür.
Modern teknolojide hiçbir zarar yoktur, yalnızca fayda vardır.
Bu tutumlar bir müslüman olarak tanıdık bir ölçüyü hatırlatır. Kur’an-ı Kerim, içki ve kumar hakkında “İkisinde de büyük bir günah ve insanlar için bazı faydalar vardır; ama günahları faydalarından daha büyüktür” (Bakara, 2/219) buyurur. Demek ki İslâm’ın yöntemi “fayda var mı?” diye sormakla yetinmez; faydayı ve zararı tartar ve hükmü ağır basana göre verir. Bu makale, teknolojiyi toptan reddetmeyi önermiyor; ama onu masum ve tarafsız bir araç olarak görmenin de büyük bir yanılgı olduğunu göstermeye çalışacak.
Sanal dünyanın kısa bir tarihi
World Wide Web (WWW) 1991’de halka açıldı; yani yaklaşık 35 yıl önce. O dönemde internetin varlık sebebi, ağ üzerinden bilgi paylaşmak ve iletişim kurmaktı. 2000’lerin başında ortaya çıkan Web 2.0 ile internet; sosyal etkileşimi hedefleyen, kullanıcının yalnızca okuyucu değil, aynı zamanda içerik üreticisi olduğu iki yönlü bir yapıya dönüştü. 2007’de akıllı telefonun yaygınlaşmasıyla da bu dünya cebimize, yatağımıza ve seccademizin yanına kadar girdi.
Bu dönüşümün kalbinde bir iş modeli yatar: Sosyal medya platformlarının büyük çoğunluğu kullanıcıdan para almaz. Peki geliri nereden gelir? Reklamdan. Reklam geliri ise platformda geçirilen süreyle ve toplanan veriyle doğru orantılıdır. “Bir ürün için para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz.” Satılan şey, bizim dikkatimiz ve davranışlarımız hakkındaki bilgidir. Buna “dikkat ekonomisi” denir.
Bu yüzden en büyük teknoloji şirketlerinde çalışmış mühendislerin bir kısmı, bugün sosyal medyayı insan hayatı için ciddi bir tehdit olarak tarif ediyor. Google’ın eski çalışanı Tristan Harris, telefonun “cebimizdeki bir kumar makinesi” gibi çalıştığını söyler. Sonsuz kaydırma (infinite scroll) özelliğini tasarlayan Aza Raskin ise bu buluşun insanlardan her gün ne kadar zaman çaldığını gördükten sonra pişmanlığını açıkça dile getirmiştir.
Herbert Marcuse, modern tüketim toplumunu anlatırken “tek boyutlu insan” kavramını kullanır: Sistem, kendi dışına çıkan fikirleri ya reddeder ya da kendi diline indirger. Sosyal medya algoritmaları bu tespiti şaşırtıcı biçimde doğrular. Algoritma, bizi neyin tuttuğunu öğrenir ve bize hep benzerini sunar. Teknoloji daha fazla toplumsal kesimin erişimine açıldıkça, bu yönlendirme bir reklam olmaktan çıkar ve bir yaşam biçimine dönüşür. Kendi sahteliğine karşı bağışıklık kazanmış bir bilinç yayılır: Yönlendirildiğimizi fark etmeden, kendi tercihimizi yaptığımızı sanırız.
İnsanı Anlamak: Kur’ânî Bir Çerçeve
Teknolojinin bize ne yaptığını anlamak için önce insanın ne olduğunu hatırlamamız gerekir. Kişiliğimiz, tek bir gerçekliğin farklı yönlerini oluşturan dört bilinçli unsurdan oluşur: Akıl, kalp, ruh ve nefis. Bu kavramlar Batı dillerindeki “intellect”, “heart”, “spirit” ve “appetite” kelimeleriyle tam olarak örtüşmez; çünkü bizim kavramlarımız Kur’ânî dünya görüşünün toprağında yetişmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in insan tasavvuruna göre insan:
Yüce Allah’ın yarattığı ve O’nun kuludur;
Allah tarafından kendisine Allah, evren, yeryüzü ve kendi nefsi hakkında bilgi verilmiştir;
Kutsal bir emanetin sahibidir; hesap vermek üzere O’na dönmeden önce yeryüzünde Allah’ın razı olacağı işleri yapmakla görevlendirilmiştir.
Bu çerçeveden bakınca, akıllı telefonların ve sosyal medyanın etkilediği beş temel boyut öne çıkar:
Basiret: Doğruyu görme, ayırt etme ve sağlam muhakeme yeteneğimiz.
İrade ve nefis terbiyesi: Bağımlılıktan korunma ve nefsi kalbin denetiminde tutma.
Kul hakkı: Birbirimize karşı sorumluluklarımız ve toplumsal adalet.
Yeryüzü emaneti: Doğal çevreye karşı sorumluluğumuz.
İç dünyanın kutsallığı: Mahremiyet hakkımız ve huşû ile kalbin sükûnetini yaşayabilme imkânımız.
Unutmayalım: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 17/36) Bu âyet, bu makalenin özeti gibidir: Ekranlar en çok kulağımızı, gözümüzü ve kalbimizi meşgul eder ve biz bu üçünden de hesaba çekileceğiz.
Basiret ve Çerçeveleme
Burada görme, yalnızca gözlerimizi ifade etmez; ayırt etme gücünü, sağlam muhakemeyi ve bilgiyi simgeleyen bir metafordur. Yüce Allah Hac Sûresi’nde şöyle buyurur: “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/46) Bakara Sûresi’nde ise düşünemeyen ve anlayamayan kimseler “sağır, dilsiz ve kör” olarak nitelenir (Bakara, 2/18).
İnsan, iradesini kullanarak ya ibadet ve zikirle kavrayış araçlarını arındırır ya da gaflet yoluyla kendi gözlerini bağlar. Sağlıklı kalp, kulluktan uzaklaştıran dünyevî bağlardan arınmış kalptir.
Çerçeveleme; gerçekliğin belirli bir kısmını ön plana çıkarıp net biçimde odaklanırken, diğer kısımlarını sistematik olarak dışarıda bırakma eylemidir. Filmler, haber medyası, sosyal medya ve kişisel cihazlarımızın hepsi çerçeveleme yapar. Sosyal medyanın farkı şudur: Çerçeveyi bir editör değil, sizi ekranda tutmayı amaçlayan bir algoritma belirler. Algoritmanın ölçütü doğruluk değil, etkileşimdir. Öfke, korku ve şaşkınlık uyandıran içerik daha çok etkileşim aldığı için daha çok gösterilir.
Yalan, doğrudan daha hızlı koşuyor
Bu bir tahmin değil, ölçülmüş bir gerçektir. MIT araştırmacılarının Science dergisinde yayımlanan ve 2006–2017 arasında Twitter’da yayılan yaklaşık 126 bin haber zincirini inceleyen çalışmasına göre, yanlış haberlerin paylaşılma ihtimali doğru haberlere göre yüzde 70 daha yüksektir ve doğru haberler 1.500 kişiye ulaşmak için yanlış haberlerden yaklaşık altı kat daha uzun süreye ihtiyaç duyar. Araştırmacılar bunun ana sebebinin botlar değil, insanlar olduğunu tespit etmiştir: Yalan, yeni ve şaşırtıcı göründüğü için onu biz yayıyoruz.
Oysa Müslümanlar olarak haberin doğrulanması, kaynak metodolojisi ve bilginin doğru yönetimi dinimizin temel bileşenleridir. Âlimlerimiz, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) gerçekten ne söylediğini tespit etmek için isnad ilmini kurmuş, râvileri tek tek incelemiştir. Kur’an bu konuda açık bir emir verir:
“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, bilmeden bir topluluğa kötülük edip sonra yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.” (Hucurât, 49/6)
Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurur: “Duyduğu her şeyi anlatması, kişiye yalan olarak yeter.” (Müslim, Mukaddime) Peki sosyal medya bu şekilde mi işliyor? Biz onu bu şekilde mi kullanıyoruz? İçeriği tükettiğimiz o yüksek hız, bilgiye ve kaynağına gereken özeni göstermeye zaman bırakmıyor. “Paylaş” düğmesine basmak, bir habere şahitlik etmektir; bu şahitliğin hesabı da sorulacaktır.
Görüşümüzü etkileyen sadece algoritmalar değildir. Troll fabrikaları, düşük ücretli çalışanların binlerce sahte hesapla yüz binlerce gönderi ürettiği ve belirli konularda arama sonuçlarını ve gündemi istila ettiği yapılardır. 2016 ABD başkanlık seçimleri sırasında St. Petersburg merkezli Internet Research Agency’nin (İnternet Araştırma Ajansı) sosyal medyayı Kremlin yanlısı propagandayla doldurduğu, ABD’deki resmî soruşturmalarla belgelenmiştir. Düzinelerce çalışan on iki saatlik vardiyalarla paylaşım yazıyor, vardiya bitince yerini bir sonraki gruba bırakıyordu. Sonuç: Yirmi dört saat kesintisiz yanlış bilgi akışı.
Buna Türkiye’de de birçok örnek verebiliriz. Sosyal medyada oluşturulan belirli kesimler tarafından oluşturulan troll hesapların ne kadar büyük zarar verdiklerini bir çok kişinin ölümüne ve mağduriyetine sebep olduğunu hatta siyasete........
