Neden filmler yerine Gazze'yi tartışıyoruz
Aslında siyasi tartışmalar bu sene Berlin Film Festivali’nin kendi başına açtığı bir kriz. Festival yönetimi haklı olarak basın toplantılarında sorulan soruların filmlerin önüne geçmesinden şikayetçi. Ama bu soruları soranları yeteri kadar incelemeden akredite eden, basın toplantılarında söz veren, sonra da bu krizi yönetemeyen festival yöneticileri.
Farkındaysanız tartışma Tilo Jung isimli daha önce adını duymadığımız, herhangi bir kurumda çalışmayan, kendisine “bağımsız gazeteci” diyen ve Almanya’da podcast yapan biri tarafından çıktı. Kendi 15 dakikasını öylesine güzel yaşıyor ki New York Times’a bile görüş verdi. Basın toplantısında jüri başkanı Wim Wenders’in tartışmalı yanıtı da onun süresi üzerine geldi.
Berlin’de bazı gazeteciler kendi aralarında Wenders’in bu krizi daha iyi yönetebileceğini konuşuyordu. Dünyanın en önemli yönetmenlerinden biri herhalde ne söylemesi ve söylememesi gerektiğini biliyor, hiçbirimizin aklına ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Zaten o çok tartışılan yanıtı da düpedüz çeviriye kurban gitti. Wenders siyaset yapmamaktan bahsediyor, politik olmamaktan değil. Siyaseti politikacıların yapması gerektiğini söylüyor. Sinemanın siyasetin tam karşı ağırlığı olduğunu vurguluyor.
Külliyatına uzaktan da olsa aşina olan herhangi biri Wenders’in filmlerinde siyaset üzerine doğrudan söz söylemediğini ama siyasetin—Soğuk Savaş, bölünen Berlin, Amerikan kapitalizmi--hikayelerinde dolaylı olarak etkili olduğunu zaten bilir. Tam da dediği gibi sinemanın karşı ağırlığı olarak.
BAŞKALARININ ACISINDAN FAYDALANMAK
Wenders’in yanıtı jürinin diğer üyesi Ewa Puszcyńska’nın söylediklerine kısa bir katkıydı. Polonyalı üye dünyada pek çok soykırım ve katliam yaşandığını, Filistin’de yaşananların şu an dünyadaki benzer sorunlar arasında en büyüğü olduğunu, herkesin bu gibi olaylara yaklaşımının kendine özgü olması gerektiğini vurguladı. Ayrıca bir Polonya ve Avrupa Birliği vatandaşı olarak seçimlerde oy kullandığını, savunduğu davalarla ilgili protestolara katıldığını da ekledi.
Bağımsız ve özgür düşünen bir bireyden tam da beklenen bir davranış türü bu zaten. Hepimiz bir şekilde kendi imkanlarımız ve düşüncemiz doğrultusunda toplumsal olaylara tepkimizi gösteriyor. Demokratik toplumlarda bireyin özgür irade hakkını kullanabilmesi bu yüzden garanti altına alınıyor. Kendi tercihlerimizi kendimiz belirleyelim diye.
Bireyi sadece bir topluluğun istediği gibi davranmaya zorlamak, başkalarının haklarını savunuyor görünürken kendi iradesini kınamak asıl totaliter toplumlara özgü. Bu tuzağı sosyal medya tetikliyor, varlığını sadece sosyal medyaya borçlu olanlar da bu tuzağa kolaylıkla düşüyor. Muazzam bir cehalet çağından........
