menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Monsieur Petit

299 0
12.04.2026

Türkiye’nin gayriresmi tarihi 15 Temmuz’dan bu yana yazılamıyor. Çünkü bu alternatif tarihi yazacak tek yetkin kişi, Yalçın Küçük, her ne kadar hayatını yeni kaybetmiş olsa da, aşağı yukarı 15 Temmuz’ın üzerinden biraz süre geçtikten sonra giderek artan bir şekilde zihnen hayatımızdan ayrılmaya başlamıştı. Zihnin gerilemesi aklı çok farklı çalışan ve şeytani zekası mahkeme kayıtlarına geçecek kadar ünlenen bir aydın için en trajik son olmalı. Yalçın Küçük’ü Türkiye ve dünyadaki muadillerinden ayıran hepimizden çok farklı işleyen o beyniydi. Ondan önce zaten onun gibisi yoktu, ondan sonra onun gibisi gelmedi ve gelmeyecek de.

Bir diğer trajedi, gerçi trajedi denilebilir mi emin eğilim, ama, Küçük’ün ölümünden sonra bir tür put muamelesi görmesi. Hayatını putları devirmeye adamış bir aydının ardından ona laf söyletmeyenlerle onu yerin dibine sokmak isteyenlerin didiştiğini görüyorum. Kuşkusuz bu en az 50 yıllık bir hesaplaşma. Aynı zamanda da büyük bir kafa karışıklığı.

Türkiye tarihinde Yalçın Küçük’ü tam olarak konumlandırmanın güç olduğu gibi çoğunluğu onun hedefinde olan enteljiansiya da onu tam olarak nasıl değerlendireceğini bilemez bir halde. Bir kalemde silip atamıyorlar, görmezden gelemiyorlar, ama tam olarak hakkını da veremiyorlar.

Tarihin yönünü değiştiren pek çok kamusal aydın gibi Yalçın Küçük de hasletleri ve kusurları olan biriydi. Niyetim bunları bir teraziye koyup tartmak değil; entelektüel miras bir spor müsabakası gibi elde defterle skor tutularak belirlenmiyor. Önemli olan bir aydının ülkesinin düşünce hayatına yaptığı toplu katkıdır.

Hiçbir şey yapmamış olsa bile söylenmeyeni söyleme cesaretiyle Yalçın Küçük bizim yerli ve milli panteon’umuzda yer almayı çok hak ediyor. Soyadı ve cüssesinin aksine, Yalçın Küçük çok büyüktü.

2003’te Ankara’daki evinin kapısını çaldığımda aklımda sadece onunla ses getirecek bir söyleşi yapma fikri vardı. Bendeki de nasıl bir deli cesaretiyse artık, Aydın Doğan’ın “solcu” gazetesinde Yalçın Küçük’ü ağırlayıp içlerinde Aydın Doğan’ın adamları da olan bir dolu isme ona laf ettirmekti planım. Yanlış hatırlamıyorsam ana akım bir gazeteden ilk kez söyleşi teklifi alıyordu, o zamana kadar daha küçük ve solcu dergilerde yayımlanıyordu beyanları.

Radarıma ilk kez 1997 yılında Öküz dergisine verdiği bir söyleşisiyle takıldı. O söyleşi yeni bir kuşağın Yalçın Küçük’ü keşfetmesi için milattı. Okurken kendi kendime “Bu adam nasıl bunları bu kadar rahat söyleyebiliyor,” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Özellikle de Türk solunun kutsal saydığı isimlere çok rahat giydiriyordu: Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Ertuğrul Kürkçü, Eşber Yağmurdereli...

Yalçın Küçük’ten randevu almam kolay olmadı. Haftalar sürdü. Bir ara gazetenin Ankara temsilcisi Murat Yetkin aradı hatta; belli ki Yalçın Küçük benimle konuşmadan önce hakkımda araştırma yapmaya başlamış ve ona beni sormuş.

Yetkin gibi pek çok gazetecinin yolunun bir zamanlar Yalçın Küçük’ten geçtiğini henüz bilmiyordum. Ufuk Güldemir zamanında “Babıali’yi dölledim,” demişti. Yalçın Küçük’ün gazeteci yaptığı “çocukları” bugün hala hayatımızda. Mesela, Barış Terkoğlu.

Benim onunla görüşmem için aracı olan kişiyse hiç tanışmadığım, hiç görmediğim, temsil ettiği siyasi gelenekle uzaktan yakından ilgim olmayan bir isimdi: “Aydın Menderes gibi değerlendirmelerine değer verdiğim birçok insan sizin mülakatlarınızın okunduğunu, dürüst yapıldığını söylediler.”

Burayı not edelim. Şimdiden Yalçın Küçük’ün çevresinden birbiriyle alakası olmayan iki yakın isim ortaya çıktı: Murat Yetkin ve Aydın Menderes. Zaman içinde kapısını çalan isimlerin çeşitliliği sadece benim değil bütün Türkiye’nin kafasını karıştıracaktı. Tıpkı TKP bayrakları eşliğinde, Yakup 2 meyhanesinin çelengiyle birlikte askeri törenle uğurlanması gibi.

Çok net hatırlıyorum. Evine gittiğimde Elton John’un “Songs from the West Coast” albümü çalıyordu. Tesadüf müydü? Bilinçli bir tercih miydi? Benimle ilgili yaptığı araştırmalarda edindiği bulguların sonucu bir mesaj mıydı? Sordum üstelik. Evde sürekli müzik dinlediğini, TRT 3’ün açık olduğunu söyledi. Ama sürekli klasik müzik dinlediğini de özellikle vurguladı. O gün Elton John albümü bence özel olarak seçilmişti.

Aramızda geçen ve Yalçın Küçük’ün benimle ilgili her ortamda defalarca anlattığı o diyalog?

“Demek Radikal’de yazıyorsunuz?”

“Üzerine siz mi veriyorsunuz, onlar mı?”

Hiç düşünmeden verdiğim bu yanıttan—nedense—çok etkilenmiş. Ben profesyonel olarak gazetecilik yaptığım halde annem sayesinde hayatımı geçindirebiliyordum, aklıma da ilk olarak bunu söylemek geldi. Elbette söylediğinde cinsel bir ima olduğunu anlayacak kadar akıllıydım ama, sanırım, asıl etkilendiği bana attığı topu çevirebilmemdi. Yıllar sürecek ve iddinamalere girecek bir dostluğun başlangıcı bu cümle oldu.

Geçenlerde, ölümünden önce, tesadüfen eski yazışmalarımıza bakıyordum. Birkaç düzeltme ve eklemeyle birlikte bana söyleşi yayınlanmazsa sorun olmayacağını, alınmayacağını yazmış. “Önemli olan tanışmamız, sohbet etmemizdi,” demiş. 2003’te ana akım bir gazeteden kendisine telefon geldiği gibi anlattıklarının sayfalarda basılacağına da inanmıyordu demek.

Söyleşi yayımlandı. Hatta hiç kimsenin başı ağrımadı. Ama bir süre sonra işten atıldım.

Bu iki olay arasında korelasyon yok aslında ama Yalçın Küçük’e göre var. Benim resmi tarihime göre bir gazete yöneticisinin metresi hakkında yazdığım bir dedikodu yüzünden işimden atılıyorum. Yine ne deli cesareti, bugünkü aklım olsa dengeleri gözetip bile bile yazmazdım herhalde, ama, kim bilir, belki de her şeyin yazılabilir ve herkesin dokunulabilir olduğunu Yalçın Küçük bana öğrettiği için o zaman hiç tereddüt etmedim. Yalçın Küçük’e göre zaten beni fazla yaşatmayacakları belliydi.

Yalçın Küçük’le yaptığım söyleşinin gazete içinde problem olmamasının bir nedeni belki ciddiye alınmamasıydı. Ana akım medya onu ona buna ağzına geleni söyleyen mahallenin delisi gibi çerçeveleyerek evcilleştiriyor, gerçekten tehdit olabilecek sözlerinin etkisi, dolayısıyla kamusal aydın konumu böylece hafifliyordu.

Daha eksik akıllıların şöhret tutkusu dediği aslında Yalçın Küçük’ün bilinçli olarak oynadığı bir roldü. “Rüştü dünyanın en kötü kalecisi,” diye söze girip daha transfer olduğunun dakikasında “İspanya’da oynayamaz,” demesini “Biz bilim yapıyoruz,” diye açıklıyordu. Kitabında “Mehmet Ali Erbil evlenmiş,” haberinin altına “Boşanır,” dipnot düşmesi gibi. Bir ara hakikaten magazine fena halde dalmıştı, ama her dediği bir şekilde haklı çıkıyordu. Rüştü hakikaten de İspanya’da oynayamadı, Mehmet Ali Erbil boşandı.

“Ben bütün bunları biliyorum ama nereden bildiğimi bilmiyorum,” defalarca alıntıladığım, benim için en akılda kalıcı cümlesiydi.

Kendisine gösterilen bu ilgiden kuşkusuz fazlasıyla memnundu. Daha sonra Ayşe Arman bile onunla günler süren bir söyleşi yaptı. Zaman zaman karikatürleştiğinin de farkındaydı.

Bir keresinde aklıma takılmış, açıp doğrudan sormuştum, “Hocam sizin bir lafınız vardı tam olarak nasıldı?” diye… “Bizim bazı laflarımız vardır,” demişti. “Biz beş taş oynamıyoruz, bunlardan bir tanesidir.” Bugün Yalçın Küçük’le ilgili parodilerde bile bu beş taş lafının kullanılması sloganın tuttuğu anlamına gelir.

Bir delinin kuyuya taş atması değildi Yalçın Küçük’ün tespitleri. Magazine dalması, ilgi çekici çıkışlarını bilerek yapması onun için daha keskin ve önemli fikirlerini ana akımda geniş kitlelere yaymak için vesileydi. Çocuğa ilacı köftenin içine saklayıp yedirmek gibi. Tezlerin hiçbiri köfte değildi ama.

Yalçın Küçük’ün üzerinden hiç çıkmayan iki damga bugün onun entelektüel mirasına bir anlamda hala gölge düşürüyor. Bunlardan biri Abdullah Öcalan’la “dostluğu,” bir diğeri de Sabetaycılık üzerine yaptığı araştırmalar. Küçük’ü bu iki konuya yaklaşımı yaygın bir şekilde kınanırken gerçekten ne yapmak istediği ve ne dediğinin görmezden gelindiği net. Küçük’ü sadece magazine laf eden “deli profesör” gibi gösterip değerini azaltmak gibi bir çabaydı onu bu iki tabuya indirgemek.

Apo ve Sabetayizm onunla tanışır tanışmaz benim de karşıma çıktı.

“Üzerimdeki yelek Apo’nun hediyesi,” dedi bana çay ve Selanik........

© Habertürk