menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İlk yerli ve milli troll için bir ölüm ilanı

262 0
31.03.2026

Erol Köse iğrenç bir insandı. Hayatını yeni kaybetmiş birinin ardından yazmaya kalkıştığım, üstelik olumlu olacağını umut ettiğim, bir yazının ilk cümlesinin böyle olması bilinçli bir tercih. Rahmetli de bu tarz provokasyonları severdi. Ama Erol Köse özelinde bu girişinin özel bir anlamı var. Son yıllarda hayatını kaybeden pek az kişinin ardından böylesi bir ifade yaygın olarak kullanılmıştır. Ölünün arkasından konuşmanın büyük bir tabu olduğu bizimki gibi bir toplumda bile Köse için hakkını helal etmeyenler, ateşi bol olsun diyenlerin sayısı epey fazla.

Bu nefretin en büyük sebebi Köse’nin kendisinden nefret ettirmekten çekinmemesi, hatta bu rolü gönüllü olarak oynamaya razı olmasıydı. En azından son 15 yılda toplumdaki rolü birilerinin hayatına çomak sokmaktı. Bunu da, çok da haksız sayılmayacak bir şekilde, “Hamama giren terler,” diye açıklıyordu. Şöhret sahibi olup çok para kazanmanın çok küçük bir bedeli insanların arkasından atılıp tutulması.

Ancak Türkiye’deki ünlüler, Türkiye’deki ünsüzler gibi, genellikle ince derili olduklarından Köse’nin kendilerine yönelik ifşa ve hakaretlerini hemen hemen hiçbir zaman kaldıramadılar. Bu öyle bir kin ki, kendi hayatını aldıktan sonra bile öfkeleri dinmedi. Bu kadar nefreti hak ediyor muydu, emin değilim. Gülünüp geçilebilirdi, ciddiye alınmayabilirdi. En azından ben öyle yaptım.

KENDİNİ CİDDİYE ALMIYORDU

Erol Köse ben kendimi bildim bileli şöhretti. Gri renkli bir kültürel hayata hapsolduğumuz tek kanallı yıllarda Erol Köse’nin Komedi Dans Üçlüsü’nün ekrana çıkmasını merakla beklediğimi hatırlıyorum. Alışılmadık, farklı, normları zorlayan, saçma sapan, absürt ama kendi absürtlüğünün farkında olan bir performanstı Komedi Dans Üçlüsü. Birbirinden alakasız şarkıları kesip biçerek, abartılı mimiklerle yeniden canlandıran bu üçlü, nedense, beni çok eğlendirirdi.

Nedense diyorum çünkü geçtiğimiz günlerde eski video’larını izledim eğlenilecek bir an’ını bile göremedim. Belki de tekdüze geçmişte farklı olabilmenin de mümkün olduğunu gösterdiği için çocuk algıma takılmıştı. Hayatta herkes Türk Sanat Müziği sanatçısı olmak ya da Hikmet Şimşek’in orkestrasını dinlemek zorunda değil.

Yıllar içinde Erol Köse çeşitli biçim ve şekillerde karşıma çıktı. Hem ekranda hem de gerçek hayatta. Büyüyüp gazetecilik yapmaya başlayınca, popüler kültürle ilgilenince Erol Köse’yle tanışmamak imkansızdı. Çünkü bir ara Türkiye’deki popüler kültürün tam merkezinde yer alıyordu. Önce neredeyse her tuttuğunu altına çeviren bir yapımcı olarak, ardından da, kamuoyunun kendisini yakından tanıdığı zamanda olduğu gibi, tedavülden kalkan o tabirle, bir sosyal medya troll’ü olarak.

Sanırım ilk kez Atilla Taş’la Erol Köse’nin Beşiktaş’taki ofisinde söyleşi yaparken tanıştım onunla. “Ham Çökelek” diye bir saçmalık patlamış, Türkiye’yi inletiyordu. Kitlelerin herhangi bir sanatsal kıymeti olmayan bu şarkı karşısında neden hipnoza uğradığını çözmeye çalışıyordum, işin kaynağına gitmiştim. Bu durum Türklere özgü bir fenomen de değil, bir ara “Macarena” dansı Amerikan siyasetini bile ele geçirmişti.

Söyleşinin bir yerinde Erol Köse’nin odaya girdiğini, lafa daldığını, sonradan ekranda veya sosyal medyada olduğu gibi, birileri hakkında ağzına geleni söylediğini hatırlıyorum. Bir kere yaptığı işe olduğundan daha fazla değer atfeden, anlam katan bir hali yoktu. Ne yaptığını, nasıl bir ucuzluğun parçası olduğunu biliyordu. Para kazanıyordu, eğleniyordu, dahası Türk toplumunu çok iyi tanıyordu. Ama en önemlisi kendisini hiç ciddiye almıyordu. Çok yakında Türkiye de onun bu halini tanıyacaktı.

Yıllar içinde Erol Köse’yle doğrudan iki kere muhatap oldum.

Bunlardan biri Reha Muhtar’la Ulus 29’da yemek yerken yaşandı. Masamıza giderken lokantada Ufuk Güldemir’le karşılaştık, selamlaştık; daha siparişimizi vermeden kendimizi manşette bulduk. Sineğin yağından haber çıkaran ve bunu herkesten daha iyi yapan Güldemir son derece sıradan bu akşam yemeğini “Büyük bir medya buluşması” gibi abartılı bir başlıkla anında yayına sokmuştu.

Sabah akşam bilgisayar başında vakit geçirdiğini düşündüğüm Erol Köse de o gece bana hakaret dolu ama alaycı ve komik mesajlar yolladı. Hedefi o sırada Gülşen’le aşk yaşayan Reha Muhtar’dı. Gülşen, magazini çok uzaktan da takip edenlerin bildiği gibi, Erol Köse’yle hala reklam olup olmadığına emin olmadığım bir aşk yaşamış ve gündemi kilitlemişti. Ardından Gülşen de, reklam olduğuna yüzde yüz emin olduğum bir aşk hikayesiyle, kendi adını Reha Muhtarla temize çekmeye çalışıyordu. Erol Köse öfkeliydi.

Gülüp geçtim. İkinci hadise o kadar kolay gülüp geçilecek gibi değildi, hatta epey kızdım.

Power FM’in kuruluş yıldönümü için radyoya emek verenlerle yaptığım söyleşilerden biri onu delirtmeye yetti. Radyoda uzun yıllar Türkçe pop programı hazırlayan ve yaptığı listelerle gerçekten pop müziğe yön veren Çağan Yüce bana “Asla bu radyoda Atilla Taş çalamaz diyorum,” diye anlatmaya başladı: “Canlı yayındayım, iki tane adam geldi. Kapıyı açtılar, silah çıkardılar. Erol Köse yollamış. Ben gayet sakin ‘Şu anda canlı yayındayım, çıkamam; siz radyonun müdürüyle görüşün,’ dedim. Gittiler, tutturdular çalacaksın diye. İnatlaştık, sonra yıllarca küs kaldık. 10 yıl sonra Erol Köse bana ‘Bacım vergi borçları bile 10 yılda iptal ediliyor, barışalım,’ dedi.”

Orada değildim, tanık olmadım, sadece bana aktarılanı paylaştım. Bir dönem Uzanlar’ın televizyon gücünü arkasına alıp gözü dönen Erol Köse profiline uygun bir olaydı. Erol Köse özellikle Kral TV’nin etkinliğini bir tehdit unsuru olarak kullanmaktan hiç çekinmemişti. Her iktidar gibi onun da iktidarı bir gün bitti ve Power FM’e yollattığı adamlar gibi geçmiş günahları yavaş yavaş ortaya çıktı.

Erol Köse belli ki sosyal medyadan doğrucu troll rolünü oynarken bu geçmişinin hatırlanmasını istemiyordu. Yine mesajlara başladı. (Normalde mesajları silmem ama nedense bulamıyorum şimdi.) “Tekzip yolla doktorcuğum,” diye yanıt yazdım. Resmi bir düzeltme değil, hakaretler ve belaltı imalar içeren bir mesajdı. Elbette yayımlamadım. Elbette sonradan resmi bir tekzip de gelmedi.

Belaltı ifadelerini meşru kılmak için mesajında “Bunu bir doktor olarak söylüyorum,” yazmıştı. Çok seviyordu doktor olduğunu vurgulamayı. Sahiden doktor muydu?

Hacettepe Üniversitesi’ni dereceyle kazanmış, sahiden de tıp fakültesini bitirmiş ve göz doktoru olmuştu. Ama Türkiye’de her konuda kendisini uzman addedenler gibi uzmanlığı olmadığı her konuda “Doktor olarak söylüyorum,” diye lafa girmeyi çok severdi.

Aslında doktorluğunun bir şaka olduğunu kendisi de biliyordu. Bir türlü bilinçaltımdan atamadığım “Dr. Erol Bey” şarkısında mesleğiyle, kendisiyle, kendisinin mesleğini yapış biçimiyle dalga geçiyordu. Muazzam bir parodiydi ama zaman içinde kendi kendisini parodinin parçası olmaktan kurtaramadı. Bu şarkının benim hayatımda şöyle bir etkisi oldu: Erol ismi, kim taşırsa taşısın, o şarkıdan sonra hep “Doktor Erol Bey” çağrışımı yaptı. Ona da her zaman şarkısındaki gibi hitap ettim.

Doktor Erol Bey keşke sadece grotesk ve eğlenceli bir karakter olarak kalabilseydi. En abartılı davranış biçimlerinin ödüllendirildiği sosyal medyaya çok uygun bir figürdü, Twitter’ın altın çağında en çok takip edilen hesaplardan birinin sahibiydi zaten. Bu iş için doğmuştu adeta; sosyal medyada ortalığı karıştırmak, etkileşim toplamak, dikkat çekmek… İnsanlar söylediklerini dinlemekten sıkılana kadar bu işi herkesten daha iyi yapıyordu.

Sorun, sosyal medya öncesinde de troll karakterine sahip Köse’nin bir dönem haddinden fazla iktidar sahibi olmasıydı. Belki bu gücü hak ederek kazanmıştı ama o güçle ne yapacağını hiçbir zaman bilemedi.

Onun gibi karakterler güçleri sadece gürültü koparmakla sınırlı kaldıkça zararsız olabilir. Ama plak şirketi sahibi olup, arkasına da medya gücünü aslınca kontrolü kaybetmeye başladığının pek çok örneği var. Power FM’e yolladığı iddia edilen tabancalı adamlar bu kontrolsüzlüğün çok basit bir örneği. İnsanların sözleşmelerini hiçe saymalar, kariyerleriyle oynamalar, emeğine çökmeler gibi pek çok iddia bugün zamanında kırdığı isimlerin öldükten, kendini öldürdükten sonra bile ona nefretlerinin dinmemesinin nedeni.

Yine de daha iyi anılmayı isteyeceğini düşünüyorum. Eğer hala iktidar sahibiyken hayatına son vermiş olsa hiç kimse arkasından “İğrenç biriydi,” diyemezdi, bundan eminim. Bugün arkasından konuşanların o iyice zayıflayana, gülmenin bile zorlaştığı bir şaka olmaya başladıktan sonra ağızlarını açma cesaretini bulmaları da şaşırtıcı değil. Bütün toplumlarda iktidarla, güçle ilişki böyle iki yüzlüdür ne de olsa.

Keşke kendisine ayrılan köyün delisi rolünün ötesinde sınırlarını geliştirmeseydi, keşke hep “Muppet Show” balkonundaki eleştirmenler gibi locasından ona buna laf çaksaydı. O kuklalara herkes güldü geçti, Erol Köse iki kere vuruldu. Bir kere de Seda Sayan kafasına çantayı geçirdi.

MEŞHUR VIDEO’DAKİ KİLİT CÜMLE

Seda Sayan’ın Erol Köse’ye verip veriştirdiği bir video’su var, herhalde izlemeyen kalmamıştır. Yıllar önce biri bu video’nun üzerine kasten bozuk bir İngilizceyle dublaj yapıp YouTube’a yükledi. Bir dönem bağımlı bir şekilde bu video’yu izler, arkadaşlarımı bezdirecek kadar onlara da izletirdim. Bana kalırsa Türk çağdaş sanatının en nadide örneklerindendir ve İstanbul Modern’de sergilenmeyi hak eder.

Video’nun en komik tarafı İngilizce çevirisi kuşkusuz. Bütün cümleleri ezberden hiç aksamadan tekrar edebilirim. Ama orijinal içerikte, sayamadığım kadar evlilik yaşayan ve bütün hayatını gözümüzün içine sokan Seda Sayan’ın bir ahlak dersi vermesi, seçtiği cümleler, o cümleleri birbirine bağlayışı, özenle doz artırdığı öfkesi de bir o kadar göz alıcı.

Ahlak dersi veren kişinin Seda Sayan, hedefininse Erol Köse oluşu, ikisinin arasında magazin tarihinin dolambaçlı bağlarının bulunması, bu geçmişi bilenler için video’ya “meta” bir anlam da katıyor. Seda Sayan’ın kamuoyunda en çok bilinen aşklarından biri Erol Köse’nin adeta sokaktan bulduğu Nihat Doğan’dı örneğin.

Kötü bir bağımlılıktan kendimi kurtarır gibi bir süre önce bu video’yu izlemeyi bırakmıştım. Erol Köse’nin ölüm haberinin ardından, yıllar süren ayık hayatın ardından son bir kereliğine tek bir kadeh içtiğini zanneden bir alkolik gibi, yeniden bu video’yu açtım. Yine Seda Sayan’ın sözleri üzerine dublaj yapılan İngilizce cümlelere kıkır kıkır eşlik ederken çok eğlendim. Ama sonra eğlenemedim.

Seda Sayan’ın bugünkü gelişmeler ışığında farklı bir anlam kazanan bir cümlesi şimdi dikkatimi çekti: “Go commit suicide man, go hang yourself, I hang myself, I’m that kind of a woman.” Türkçe orijinali: “Git intihar et be, git ulan kendini as, asarım kendimi, öyle bir kadınım biliyor musunuz?”

Gitti, intihar etti Doktor Erol Bey. Genç ölemeyecek kadar yaşlıydı. Bütün intiharlarda olduğu gibi onun ölümü üzerine de ne düşüneceğimi bilemiyorum. Ama emin olduğum bir rengin daha eksildiği.


© Habertürk