İlk yerli ve milli troll için bir ölüm ilanı
Erol Köse iğrenç bir insandı. Hayatını yeni kaybetmiş birinin ardından yazmaya kalkıştığım, üstelik olumlu olacağını umut ettiğim, bir yazının ilk cümlesinin böyle olması bilinçli bir tercih. Rahmetli de bu tarz provokasyonları severdi. Ama Erol Köse özelinde bu girişinin özel bir anlamı var. Son yıllarda hayatını kaybeden pek az kişinin ardından böylesi bir ifade yaygın olarak kullanılmıştır. Ölünün arkasından konuşmanın büyük bir tabu olduğu bizimki gibi bir toplumda bile Köse için hakkını helal etmeyenler, ateşi bol olsun diyenlerin sayısı epey fazla.
Bu nefretin en büyük sebebi Köse’nin kendisinden nefret ettirmekten çekinmemesi, hatta bu rolü gönüllü olarak oynamaya razı olmasıydı. En azından son 15 yılda toplumdaki rolü birilerinin hayatına çomak sokmaktı. Bunu da, çok da haksız sayılmayacak bir şekilde, “Hamama giren terler,” diye açıklıyordu. Şöhret sahibi olup çok para kazanmanın çok küçük bir bedeli insanların arkasından atılıp tutulması.
Ancak Türkiye’deki ünlüler, Türkiye’deki ünsüzler gibi, genellikle ince derili olduklarından Köse’nin kendilerine yönelik ifşa ve hakaretlerini hemen hemen hiçbir zaman kaldıramadılar. Bu öyle bir kin ki, kendi hayatını aldıktan sonra bile öfkeleri dinmedi. Bu kadar nefreti hak ediyor muydu, emin değilim. Gülünüp geçilebilirdi, ciddiye alınmayabilirdi. En azından ben öyle yaptım.
KENDİNİ CİDDİYE ALMIYORDU
Erol Köse ben kendimi bildim bileli şöhretti. Gri renkli bir kültürel hayata hapsolduğumuz tek kanallı yıllarda Erol Köse’nin Komedi Dans Üçlüsü’nün ekrana çıkmasını merakla beklediğimi hatırlıyorum. Alışılmadık, farklı, normları zorlayan, saçma sapan, absürt ama kendi absürtlüğünün farkında olan bir performanstı Komedi Dans Üçlüsü. Birbirinden alakasız şarkıları kesip biçerek, abartılı mimiklerle yeniden canlandıran bu üçlü, nedense, beni çok eğlendirirdi.
Nedense diyorum çünkü geçtiğimiz günlerde eski video’larını izledim eğlenilecek bir an’ını bile göremedim. Belki de tekdüze geçmişte farklı olabilmenin de mümkün olduğunu gösterdiği için çocuk algıma takılmıştı. Hayatta herkes Türk Sanat Müziği sanatçısı olmak ya da Hikmet Şimşek’in orkestrasını dinlemek zorunda değil.
Yıllar içinde Erol Köse çeşitli biçim ve şekillerde karşıma çıktı. Hem ekranda hem de gerçek hayatta. Büyüyüp gazetecilik yapmaya başlayınca, popüler kültürle ilgilenince Erol Köse’yle tanışmamak imkansızdı. Çünkü bir ara Türkiye’deki popüler kültürün tam merkezinde yer alıyordu. Önce neredeyse her tuttuğunu altına çeviren bir yapımcı olarak, ardından da, kamuoyunun kendisini yakından tanıdığı zamanda olduğu gibi, tedavülden kalkan o tabirle, bir sosyal medya troll’ü olarak.
Sanırım ilk kez Atilla Taş’la Erol Köse’nin Beşiktaş’taki ofisinde söyleşi yaparken tanıştım onunla. “Ham Çökelek” diye bir saçmalık patlamış, Türkiye’yi inletiyordu. Kitlelerin herhangi bir sanatsal kıymeti olmayan bu şarkı karşısında neden hipnoza uğradığını çözmeye çalışıyordum, işin kaynağına gitmiştim. Bu durum Türklere özgü bir fenomen de değil, bir ara “Macarena” dansı Amerikan siyasetini bile ele geçirmişti.
Söyleşinin bir yerinde Erol Köse’nin odaya girdiğini, lafa daldığını, sonradan ekranda veya sosyal medyada olduğu gibi, birileri hakkında ağzına geleni söylediğini hatırlıyorum. Bir kere yaptığı işe olduğundan daha fazla değer atfeden, anlam katan bir hali yoktu. Ne yaptığını, nasıl bir ucuzluğun parçası olduğunu biliyordu. Para kazanıyordu, eğleniyordu, dahası Türk toplumunu çok iyi tanıyordu. Ama en önemlisi kendisini hiç ciddiye almıyordu. Çok yakında Türkiye de onun bu halini tanıyacaktı.
Yıllar içinde Erol Köse’yle doğrudan........
