menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barışa giden yol açılıyor mu?

14 0
yesterday

Güncel olanla başlayalım. Trump yönetiminin birbiri ardına verdiği “erteleme” kararları savaşa dair bize ne söylüyor? Buradan gerçekten barışa giden bir yol çıkabilir mi? Buna bakmaya çalışalım.

ABD–İsrail saldırısıyla başlayan savaşın askerî anlamda yayılma hızı çok yüksek. Üstelik öngörülmesi hayli zor genişlikte bir alana sıçramış durumda. Böyle bir savaşta diplomatik çözüm arayışlarının, en azından ateşkese dair girişimlerin hızlı ilerlemesi kolay değil.

Üstelik bu konuda saldırgan tarafın aktörleri arasında ciddi bir görüş ayrılığı var. İran’ın ise son birkaç günde verdiği mesajlarla, kendisine iletilen şartlarda bir müzakereye açık olmadığını görüyoruz. Şu da açık. Mevcut tabloda müzakere ya da anlaşma adına ortaya konulan önerilerin uygulanabilir ya da kabul edilebilir olma ihtimali çok düşük. Zaten tarafların bunun farkında olduğu da ortada.

El yükseltmek, yeni başlıkların zeminini oluşturmak ve özellikle İran açısından savaşı daha uzun zamana yaymak.

Savaşın dışında kalan ülkelerin ise çok fazla kategori oluşturduğunu görüyoruz. Kıta Avrupası’ndaki büyük güçler, savaşa ABD-İsrail lehine katılma konusunda son derece mesafeli. Trump’ın NATO öfkesi, Doğu Avrupa’daki birkaç heveskâr ülkenin içi boş vaatleriyle dinecek gibi görünmüyor.

İngiltere, mesafesinden kaynaklanan Trump baskısını hafifletmek için adım atsa da, savaş sonrasında bölgede “düzenleyici” olma beklentisini elinde tutmak istiyor. Bu beklentinin özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki rolünden ilham alan tarafını hafife almamak gerekiyor.

İslam dünyasının güçlü aktörleri; öncelikle bölgesinin yükselen merkez gücü olarak Türkiye, ayrıca Pakistan ve Mısır, ortaya çıkan tablonun yakıcı etkilerini hafifletmek, İran’ın değişim dinamiklerini kendi içinde yönetmesini sağlamak ve bölgede tarihsel hafızayı canlandıracak yeni dosyalar açılmasına engel olmak için gayret gösteriyor.

Doğrudan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yürüttüğü diplomatik trafik üzerinden şekillenen girişim, zemin olarak Pakistan üzerinden ele alınıyor.

Bu tercihin öncelikle körfez hattındaki hassasiyetlerle ilgisi var. Bir anlamda Tahran’a yönelik daha yumuşak ve ılımlı bir temas kanalı oluşturuluyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin “dost ülkeler tarafından iletilen mesajlar” tanımı bir yanıyla buna işaret ediyor. Ancak şu anda bir müzakereden değil, temas ve mesaj trafiğinden söz etmek çok daha gerçekçi olur.

ATEŞKES BELKİ, MÜZAKERE UZAK

Ateşkes mümkün mü? İlk üç haftaya göre daha yakın görünüyor. Ancak mesele müzakere ve barış masası kurulmasına gelince işler sanıldığından çok daha zor görünüyor.

İran’ın savaşı kendi sınırları içinde kabul etmeme stratejisi, savaşın askerî boyutunu bölgesel; enerji ve ekonomi boyutunu küresel hale getirdi. Doğrudan ya da dolaylı çok sayıda aktör askerî anlamda savaşın içinde. Enerji hatları ve fiyatlar üzerinden kriz giderek büyüyor. Bütün bunlar hemen tüm dünyada ciddi ekonomik sorunların kapısını açmaya başladı. Artan basınç her ülkeyi bir şekilde daha da kaygılı hale getiriyor.

The Economist’de yayınlanan son analizde (MI6’nın eski patronu Richard Younger) dikkat çekilen bir noktayı aktaralım. İran savaşı küresel ölçeğe yaydı. Ancak karşısında uluslararası bir ittifak oluşmadı. Yeni siyasi blok ya da ittifaklar oluştuğunu öne sürenlerin ise acele ettiğini düşünüyorum.

Burada savaşın geleceğine dair asıl soru “ne zaman biter”den çok “hangi şartlarda ve zeminde bitebilir” olabilir. Şartlar ve zemin, savaş sonrasını tanımlayacak aktörlerin gücüne ve dönüştürme kapasitesine işaret ediyor.

ABD’nin yenilgisinden söz etmek elbette kulağa hoş geliyor. Stratejik açıdan pespaye hallerine bakınca bunun gerçekle bağı çok güçlü. Ancak devasa gövdesi ve sahip olduğu gücü sınırsızca uygulama kapasitesinin varlığı; bunları yapmasına engel olacak ahlakî, insanî ve hukukî hassasiyetlerin yokluğu unutulmamalı.


© Habertürk