Sirenler'in ezgisi ile zurnanın sesi
Bundan neredeyse yirmi sene önce; Homeros destanından Troya efsanesini görkemli bir dans gösterisi haline getirerek; efsanenin yazıyla buluşmasından üç bin sene sonra anayurdunda seyircinin karşısına çıkaran Anadolu Ateşi Sanat Yönetmeni Mustafa Erdoğan'la ben, 1980'li yılların başında Hakkâri Lisesi'nin halk oyunları ekibinde büyük bir ciddiyetle sabahtan akşama kadar tepinip dururken, o yıllarda şehrimizde davul zurna çalan sadece iki kişi vardı.
Abdo zurnacı, küçük oğlu Bozo davulcuydu. Aşağılamak için “mitirp” diyordu şehir ahalisi onlara… Aile uzaklardan, Viranşehir’den gelmiş, koca şehirde davul zurna çalan başkaları olmadığından, kısa sürede şehrimizin rakipsiz tek düğün müzisyenleri haline gelmişlerdi. İşi başından aşkındı Abdo ile Bozo’nun, düğünlerden vakit buldukça okulumuza gelip “folklor ekibimize” de davul zurna çalıyorlardı. “Mitirp” dediğimize bakmayın, onlar kendilerine “Beyzade” diyorlardı.
Hiçbir Hakkarili müzisyen Abdo ve küçük oğlu Bozo şehrimize gelinceye kadar zurna üflememiş, davula tokmağı indirmemişti. Bizde düğünlerde halaylar, insan sesi eşliğinde çekiliyor, sesine güvenen icracılar omuz omuza veriyor, hem “stran” söyleyip hem de oynuyorlardı. İnsan sesinden başka pek bir müzik aleti o tarihlere kadar düğün evlerine girmemişti.
Peki, Hakkâri coğrafyasında, özellikle Çukurca mıntıkasındaki Pinyanişî aşireti arasında davul-zurna neden düğün evlerine sokulmamış, neden hiç kimse bu aletleri çalmaya yeltenmemişti? Neden davul zurna icracılığı “qereç” dedikleri Çingenelerin işi olarak görülmüştü?
Nedenini öğrenmek için bir gün, mahallelinin kendi imkanlarıyla yaptırdığı, maaşını bile kendi arasında topladıkları erzakla ödedikleri camimizin her şeyi bildiğine emin olduğum imamına başvurdum. Sahi, bizde düğünlerde neden davul-zurna çalınmıyordu? Soru sorduğuma sevinen imam düşünmemiş, herkesin cevabını bildiği soruyu soran bencileyin cahilin yüzüne bakarak, “Zurna sesi dinen mekruhtur da ondan” demişti. Şaşırmış, “Nasıl, neden?” diye sormuş, o da “Zurna o kadar güzel ses çıkarır ki, dinleyeni kendisinden geçirir, mest eder, bir şey içmesine gerek yok, o ses eşliğinde oynayan birisi o kadar mest olur ki, o’saat kafa tasından imanı uçar, her türlü kötülüğü meyilli hale gelir, bu yüzden dinen caiz değildir” demişti.
Bu cevap karşısında meseleyi daha fazla kurcalamadım, imamın izahatını o günden bugüne arada bir aklıma geldikçe gülümseyerek düşündüm ve işin aslının en eski hikayelere dayandığını birkaç gün önce, Homeros’un destanının “Odysseia” bölümünü okurken büyük bir heyecanla fark ettim.
Meğer, bir insanın veya bir enstrümanın çıkardığı sesin insana “zararı”, en az Homeros destanı kadar eskiymiş.
Bu aralar, meşhur film dolayısıyla hep Homeros destanı ve onun bize yeniden hatırlattığı kadim temalardan, hikayelerden bahsediyoruz ya, ben de daha filmi seyretmeden destanı didiklemeye çalışıyorum film vizyona girdiğinden beri. “Odysseia” destanının On İkinci Bölümü, “Sirenlerin Adası”na dairdir.
Ama önce “siren” kelimesinin etimolojisine dair biraz laflayalım isterseniz.
Günümüzde acil durum araçlarında, ambulanslarda, itfaiye, polis arabalarında, ev ve iş yeri alarm sistemlerinde, fabrikalarda, maden ocaklarında, şantiyelerde çalan aletlerin çıkardığı ses olan “siren” kelimesi Türkçeye Fransızcadan geçmiş. Frenkçede “siréne”in, “canavar düdüğü”, “denizkızı” anlamına geldiğini yazar sözlükler. Fransızcaya da Eski Yunancadan geçmiş. Eski Yunancada “bağırarak ve şarkı söyleyerek gemileri kazaya sürükleyen efsane yaratığı” anlamına gelen “Seiren” özel adından alınmış.
19. asır, icatlar asrıdır bilirsiniz. Fransız mucit Cagniard de la Tour, 1819 yılında yüksek sesli bir akustik uyarı cihazı icat etti. Cihazın su altında da çalışabilmesi, mucidini denizlerde yaşayan bu mitolojik varlıklara götürdü, “siren”i buluşuna isim yaptı. Zamanla bu kelime, tehlike anlarında insanları uyarmak için çıkarılan bütün güçlü ve tiz yapay seslerin adı haline geldi.
Homeros destanında geçen, Yunan mitolojisindeki Sirenler, Akheloos adlı nehir tanrısının kızlarıdır. Yaygın inanışın aksine ilk anlatılarda balık kuyruklu denizkızları değil; kadın başlı ve kuş gövdeli uçan yaratıklar olarak tasvir edilmişlerdir. (Bugün bütün dünyaya yayılmış olan Starbucks logosundaki kadın figürü de genel olarak bu mitolojik deniz yaratıklarından esinlenilerek tasarlanmıştır. Starbucks, bir liman şehri olan Seattle’da kurulmuş. Kurucular şirkete bir amblem ararken kahvenin deniz yoluyla uzak memleketlerden taşındığını düşünerek, 16. yüzyıla ait bir İskandinav ahşap baskısında bu çift kuyruklu siren figürüne rastlamışlar ve onu alıp logolarına yerleştirmişler.)
Efsaneye göre Sirenler, dik kayalıklarla çevrili ıssız bir adada yaşarlar. Buradan geçen gemilerdeki denizcileri, doğaüstü güzellikteki büyüleyici sesleri, şarkılarıyla kendilerine çekerler. Şarkının büyüsüne kapılan gemiciler, kendinden geçmiş bir halde, hipnotize olmuş bir şekilde rotalarını kayalıklara kırarak kaza yapar ve adada helak olurlar.
Homeros'un “Odysseia” Destanı’nda kahramanı Odysseus, İthaka’ya dönüş yolculuğu sırasında bu adanın yakınından geçmek zorunda kalır. Bilge rehberi, onu hemen uyarır.
Ada ahalisine Siren derler; sesleri zehirli bir bal, ezgileri ebedi bir uykudur. Akıl sır ermez bir büyüyle çağırırlar yolcuları. O sese kulak veren bir daha ne evini hatırlar ne helalini ne de gözü yolda kalan evlatlarını… (Bir tür, bizim mahalle imamının tarif ettiği, zurna sesi karşısında kendinden geçen mest olmuş adamların hali gibi…)
Sirenler, yeşilin en hasıyla bezenmiş bir çayırda oturur, durmadan şarkı söylerler. Lakin o çayırın etrafı, o güzel sesin şehvetine kapılıp can vermiş, etleri çürümüş,........
