Pencereden bakmak
“İnsanlık Komedyası” başlığı altında, 91 ila 95 arasında birbirine bağlı muazzam roman ve hikaye yazmış olan Honoré de Balzac, yaşadığı kısa sayılabilecek 51 yıllık ömrünün sonunda 130 tamamlanmış eser ve toplam 13 bin sayfayı tutan bir külliyat bıraktı bize. Kahramanları, aynı evrenin insanlarıdır. Onun yarattığı o evrende iki binden fazla karakter sürekli birbirleriyle karşılaşır, o kitaptan öbür kitaba geçip dururlar.
Hayatı boyunca hep borçlu yaşadı Balzac. Bu yüzden durmadan yazmak zorunda kaldı. Günde ortalama 15 saat masadan kalkmazdı. İçtiği kahve miktarı ise akıllara ziyan…
İşte bu Balzac, her sabah yazı masasına geçer geçmez, hiç aksatmadan aynı alışkanlığı tekrarlayıp durdu. Pencerenin önünde kurulu yazı masasında dışarı baktı, elini alıştırmak için gördüklerini bir iki paragrafta yazdı. Bu bir alıştırmaydı. Asıl yazmak istediklerine bu el alıştırmasından sonra geçerdi. Penceresinden görünen o manzara yıllar yılı hiç değişmedi ama Balzac’ın o manzarayı her gün farklı gördüğünü söyler o kısa metinleri okuyanlar.
Bu hikayeyi bana Çetin Altan anlatmıştı.
Güneş gazetesinde işe ilk başladığım 1987 yılında, Haber Merkezi’nde haberleri Yazı İşleri’ne gönderdikten sonra sohbet için arada bir odasına çıkardım. Gazete binası Beyazıt’ta, deniz gören bir yamaçtaydı. Ama biz çalışanlar binanın pencerelerinden denizi görmüyorduk, çünkü binanın cephesi denize değil doğuya, komşu apartman denizine bakıyordu. Çetin Bey, odasında denizi görmesi gereken duvarda kendine geniş bir pencere açtırmış, masasını da bu pencerenin önüne koydurmuştu.
O sırada İstanbul’da yavaş yavaş nesli tükenmekte olan cambazlara dair bir yazı dizisi hazırlamakla meşguldüm. Yardım için fikrimi ona açtığımda bana Balzac ve pencere hikayesini anlatmış, ucuna taktığı sigarasıyla ağızlığını bir süre kemirmiş, zor bir konu seçtiğimi söylemiş, ardından pencereye bakmamı istemişti. Bakmıştım:
Gemiler geçiyordu, şehir hatları vapuru düdük öttürüyordu, telaşlı martılar uçuyordu peşi sıra vapurun, Kızkulesi görünüyordu, Haydarpaşa limanı, Üsküdar sırtları, daha uzaklarda adalar… Ben manzaraya bakarken, meğer yazı ustası başka bir yere bakmamı istemişti benden:
“Camı anlatabilir misin yazıyla?” dedi. “Camı yazıyla anlatabilirsen, ip üstünde yürüyen cambazı da anlatabilirsin,” diye ekledi ve küçük elektronik daktilosunun klavyesinde parmakları gezinmeye başladı. Tek paragrafta dışarıda görünen muhteşem manzarayı değil, gördüğü camı yazmıştı.
Yazı hayatımın ilk dersidir bu ders, yazı başına oturduğum her seferinde mutlaka aklıma gelir.
1970’li yılların başında devletin o sırada Hakkari’ye yaptığı en büyük yatırımlardan birisi, o yıllarda bütün şehri içine doldursan yetecek kadar yeri olan upuzun bir cezaevi binasıdır. Şehrin tam kalbindedir; inşaatı birkaç yıl sürdü. Şöyle çok uzun dikdörtgen bir kutu düşünün… Yaparlarken hiçbirimiz bir anlam verememiştik, sonradan cezaevi olduğunu söylendi bina şekil aldıkça. Vatan Tepesi’nin yamaçlarına kuruludur bina, havalandırma alanlarına çıkan mahkumlar, bir gökyüzünü görür, bir de o kıraç, tek bir otun bitmediği, tek ağacın yaşamadığı o kel tepeyi… O tepede ilkbahar aylarında hep inekler otlar.
Bir arkadaşımız düşmüştü bu hapishaneye. Havalandırmaya çıkarmışlar, önce gökyüzüne bakmış, sonra o kel tepeye… Her havalandırmaya çıktıklarında hep aynı manzara… Ama o gün manzara değişmiş. Tepede otlayan birkaç inek görmüş. O gün o tepenin başında özgürce otlayan canlı yaratıklar görmenin verdiği sevinçle, “Keşke ben, o ineklerden birisi olsaydım,” demiş arkadaşlarına.
Bu hikâyeyi okuduktan sonra şimdi isterseniz, insan özgürlük uğruna bir hayvana gıpta edip onun yerine geçmek isteyebilir; isterseniz serbest dolaşan inekler, bir tutuklunun gözünde mutlak özgürlüğün sembolleri haline gelebilir; isterseniz de hayvan olmak, insan olmanın getirdiği bir yığın sorumluluktan insanı kurtarabilir diye yorumlayabilirsiniz hikayeyi, orası size kalmış. Veya işi biraz daha felsefi alana çekip; hapishane insanın bütün algılarını değiştirir, normalde kimsenin yerinde olmak istemeyeceği bir canlı -bu hikayede inek-, bir anda çok kıskanılan bir canlıya dönüşebilir veya betonun nefessiz bıraktığı bir insan, dışarıda olsun da hangi canlı olmuş fark etmez onun için, yeter ki o gri betondan müteşekkil alandan bir an önce kurtulsun da diyebilirsiniz.
Ne kadar ararsanız arayın; o sırada tutuklu olan arkadaşımın özgürlük isteğini, havalandırmaya her çıkışında gördüklerinden farklı bir şeyi gören o günkü zihninin içine düştüğü çaresizliği, ağzından çıkan o küçük cümleden daha iyi ifade edecek bir başka cümle bulamazsınız.
Madem pencereden gördüklerimizden ilerliyor yazı o halde aklımda kalan bir O. Henry hikayesiyle devam edelim. Bilirsiniz O. Henry, dünya edebiyatında kısa hikaye denilen türün en büyük ustalarından birisidir. Amerikalıdır, kamyon şoförlüğünden edebiyata geçmiş. Sıradan insanların sıradan hikayelerini anlatır bize. Hikayeleri her defasında beklenmedik, şaşırtıcı ve ters köşe sonlarla biter. Hikaye tam bitti derken, son cümlede sert bir tokat gelir. Kader yine fena bir oyun oynamıştır…
“Son Yaprak” en meşhur hikayelerinden birisidir. New York’ta, bir sanatçı mahallesinde yaşayan ağır hasta bir kızın yattığı odanın penceresinden gördüğü son yaprağın düşmesiyle öleceğine inanması ve yaşlı bir ressamın onun hayatını kurtarmak için yaptığı fedakârlığı anlatır.
Çok kısa bir hikaye değildir ama şöyle özetlemek mümkün:
Manhattan'ın sanatçı semti Greenwich Village'da Sue ve Johnsy adında iki genç kadın ressam birlikte yaşıyorlar. Soğuk bir kış gününde Johnsy, o dönem tedavisi zor olan zatürre hastalığına yakalanır. Durumu kötüleşen genç kız, hayatta kalma umudunu tamamen kaybeder. Johnsy, yatağından pencerenin dışındaki tuğla duvara sarılmış yaşlı bir asma sarmaşığını seyrederek günlerini geçiriyor. Rüzgarın etkisiyle asmanın yaprakları tek tek dökülmektedir. Johnsy, “Son yaprak düştüğünde ben de öleceğim” fikrine gelip saplanır ve dökülen yaprakları saymaya başlar. Aslında saydığı bitmekte olan ömrünün sayılı günleridir.
Arkadaşı Sue, alt katlarında oturan ve hayatı boyunca hep bir “şaheser” yapmayı hayal eden ancak bunu hiç başaramamış, huysuz ama altın kalpli yaşlı ressam Behrman'a durumu anlatır. Behrman bu duruma çok üzülür.
O gece dışarıda korkunç bir fırtına, dondurucu........
