menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kel Ali ile Deli Halit

278 0
29.03.2026

“Rutin dışına çıkma”, “hukuk dışı yollara başvurma”, “legal yollarla çözülmeyen meseleleri illegal yollarla halletme”, “siyasal cinayet”, “silah ve güç kullanarak tehdit etme”, “basın yoluyla yıldırma”, “tedhiş” ve “psikolojik yıldırma” gibi bugün siyasal literatürümüzde sık sık geçen ve çoğu zaman “devletle” özdeşleştirilen kavram ve deyimler 20. Asrın ilk çeyreğinde İttihatçılar tarafından dolaşıma sokuldukları gibi, dilimize yerleşmelerine de onlar sebep olmuşlar.

1908’de başlayıp 1918’de biten on yıllık iktidarları sırasında İttihatçı “komitacılar” tarafından idare edilen devlet sık sık “rutin dışına” çıktığından, o günden bugüne çözülemeyen siyasal cinayetlerin hemen hemen tümü kolayca devletle özdeşleştirildi. Madem eskiden bu tür katakulli işler “devlet kontrolündeydi” o halde bu gelenek devam ediyor kanısı gittikçe yaygınlaşarak bugüne kadar gelindi.

Çoğu Kemalist kuramcının iddialarının aksine Cumhuriyet, Osmanlı’dan kesin bir kopuş değildir. Cumhuriyetin kurucu babalarının tümü, Osmanlı mekteplerinde yetişmiş, onun kültürüyle biçimlenmiş askerlerdir. İttihatçıların memleket dışına kaçmamış kadrolarının önemli bir kısmı, Anadolu hareketine şu veya bu sebepten hızlıca katılarak yeni siyasal gücün yanında konumlanmayı seçtiler.

Mustafa Kemal de çoğu “silahşör” payesini kazanmış, daha önce birçok “kirli” işlerde görev almış, “rutin dışına çıkarak” devletin çıkarlarını korumayı vazife bilmiş bu komitacıları tasfiye etmeden, elde ettiği siyasal iktidarın muhafazasında onlardan yararlanma yoluna gitti.

1920’lerin başında “Huzuru Mutat Zevat” adını almış olan bu kadroların önemli bir kısmı kısa süre zarfında dokunulmazlıklarını da kullanarak birçok yolsuzluğa bulaştılar; yetmedi birçok “siyasal cinayetinin” de tetikçisi olarak ortalıkta cirit atmaya başladılar.

“Huzuru Mutat Zevat” da kendi arasında “Paşalar” ve “Kabadayılar” diye iki gruba ayrılıyor. Yazımızın kahramanlarından Deli Halit “Paşalar”; Kel Ali ise “Kabadayılar” grubuna mensuptur. “Paşalar” olsun, “Kabadayılar” olsun Meclis’e hep silahla geliyorlar, elleri daima tetikte geziyorlar. Bu durum 9 Şubat 1925 günü “Deli” lakaplı Halit Karsıalan Paşa’nın, “Kabadayılar” grubundan “Kel” lakaplı Ali Çetinkaya ile tartışması üzerine çıkan kavga sonucu karnından vurularak ölümüne yol açtı. Bu hadise, TBMM çatısı altında işlenen ilk cinayet olarak tarihe geçti.

Deli Halit ile Kel Ali, Türk siyasi tarihinin en dramatik ve kanla sonuçlanan husumetlerinden birisinin iki yüzüdür. Kavganın temeli çok eskiye, 1911 yılındaki Trablusgarp Harbi’ne kadar uzanır. İki zabitin kavgası o sırada başlamış, 1925 yılında ikisi de vekilken Meclis çatısı altında başlayan arbedeyle bir cinayete kadar uzanmış. Deli Halit, 9 Şubat günü başlayan kavga sonucu beş gün sonra ölmüş; Kel Ali ise olayı “nefsi müdafaa” olarak üstlenmiş, soruşturmaya uğramadan paçayı kurtarmış, bir süre sonra da “Üç Aliler Divanı”nın başına geçerek İstiklal Mahkemeleri’nde “astığı astık, kestiği kestik” bir muktedire dönüşmüştür. (Halikarnas Balıkçısı nam Cevat Şakir, “Mavi Sürgün” kitabında, biraz sonra karşısına çıkacağı “Üç Aliler Divanı”nda sırasını beklerken, kendisinden önce yargılanmak üzere mahkeme salonuna giren birisinden bahseder. Sanığın arkasından beş altı kişilik bir avukatlar grubu da salona girince mahkeme başkanı Kel Ali “Siz de kimsiniz?” diye sorar, onlar da sanık avukatları olduklarını söyleyince Kel Ali “Pekala, sizler de sanık olarak yargılanacaksınız o halde!” der.)

Mecliste Kel Ali ile Deli Halit silahlı düelloya durduklarında; 1960 anayasasının mimarlarından, meşhur hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, o sırada Meclis’te zabıt kâtibidir. Çok sonra yazdığı “Anıların İzinde” (Remzi Kitapevi) adlı kitabında hadiseye dair önemli malumat vermekle kalmaz; ölen Deli Halit Paşa hakkında da çarpıcı bilgiler verir.

Milli mücadelenin tümen komutanlarından Deli Halit’i anlatmaya, “Onun hakkında anlatılan birçok öyküyü tüylerimiz ürpererek dinlemiştik” diye başlar. Ona göre Paşa öfkelendiği zaman babasını bile tanımaz, etrafındaki asker ve subayları takır takır vurmaya başlarmış. Birinci Cihan Harbi sırasında Kafkasya’da görev yapan bir yedek subaydan dinlemiş hikâyeyi… Yedek subaylardan biri nasıl bir suç işlediyse artık, Deli Halit’le karşı karşıya gelir. Teğmen yiğit ve cesur bir askerdir. Halit Paşa tam silahını çekip onu vuracakken o, daha önce silahına davranır ve “Paşam, bırak o silahı, ben de vatan evladıyım” der. Bunun üzerine Paşa, “Ben seni vurmayacaktım, denedim, aferin, cesur bir gençmişsin, haydi git” der. Subay dönüp giderken, Deli Halit tabancasını tekrar çekip onu arkadan vurur.

Bu elim hadiseyi anlattıktan sonra Velidedeoğlu şunları yazar: “İşte bu Halit Paşa, İkinci Büyük Millet Meclisi seçimlerinde mebus olmuştu. Atatürk'e yürekten bağlıydı. 9 Şubat 1925 pazartesi günü, küçük defterime şu kısa notu yazmışım: 'Bu akşam dairede nöbetçiydim. Halit Paşa, Ali Bey'i, Ali Bey de Halit Paşa'yı yaraladı. Silah sesleri üzerine kalem odasına sığındım. İyi ki merakıma yenilip de arkalarından gitmedim, bir felaketten kurtuldum.'”

O halde önce Deli Halit Paşa kimdir ona bakalım.

Aslen Kastamonulu olan Halit Paşa harbiye mezunudur. İlk görev yeri Üçüncü Ordu’dur. İkinci Meşrutiyetle birlikte Birinci Ordu’ya nakledildi. İtalyanlar saldırınca 1910’da Trablusgarp’a gitti, burada daha sonra “Kel” lakabını alacak olan........

© Habertürk