menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İki "hain", iki mukadderat

143 0
05.08.2026

Bizde öteden beri özellikle köşe yazarları arasında “tescilli hain” olarak bilinen Ali Kemal ile yurttaşlarının “ihanetinden” en ufak bir kuşku duymadıkları modern romanın kurucu babalarından Norveçli Knut Hamsun, aynı dönemde dünyaya gelmiş, yanlış ata oynamış, mukadderatları benzer iki “bahtsız” entelektüeldir.

Hamsun, Kemal’den sekiz yaş büyüktür. Buna rağmen Hamsun, Ali Kemal'den 37 yıl daha fazla yaşadı. İkisinin de ismi gerçek isimleri değildi. Knut Hamsun’un gerçek adı “Knut Pedersen”, Ali Kemal’in gerçek adı ise “Ali”dir. Knut’a “Hamsun” soyadı bir matbaa hatası olarak kaldı; Ali de Namık Kemal hayranlığından ötürü adını “Ali Kemal” olarak değiştirdi.

Ali Kemal, 1919 yılında İkinci Damat Ferit Paşa hükümetinde Dahiliye Nazırlığına getirildiğinde, Knut Hamsun bir sene sonra Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Büyük Alman yazarı Thomas Mann, Hamsun'un Nobel Ödülü'nü almasından iki yıl sonra, 1922'de “Hiç kimse Nobel Ödülü'nü onun kadar hak etmedi” diye yazdığında; Ali Kemal aynı yılın 6 Kasım’ında, yakalanıp yargılanmak üzere Ankara’ya götürülürken İzmit’te Sakallı Nurettin Paşa’nın örgütlediği bir grup tarafından linç edildi.

Amerikalı yazar Ernest Hemingway Hamsun için “Hamsun bana yazmayı öğretti” diye yazdığında, Ali Kemal’in “Sabah” gazetesinde “Türkiye’deki siyasi partiler geleneksel ‘ocak’ zihniyetine benzer; üyeleri vatan veya din fark etmeksizin sadece ocağın çıkarını gözetir, liderlerinin emrine körü körüne itaat eder ve bu durum da modern demokratik kurumların altını oyar, rejimi şahsileştirerek işlemez hale getirir” diyerek siyasi parti rejimine bu önemli teşhisi koymasının üzerinden iki yıl geçmişti.

Knut Hamsun dünyada modern romanın öncülerinden; Ali Kemal ise Türkiye’de edebi dille harmanlanmış, muhatabını doğrudan hedef alan “agresif-entelektüel siyasi gazetecilik” tarzının öncülerindendir. Knut Hamsun Norveç’in, Ali Kemal Türkiye’nin “gedikli haini” olarak bilinir. İkisinin de “ihanetinde” bir “İngiliz parmağı” vardır; ancak taban tabana zıt bir şekilde:

Norveçli Knut Hamsun tam bir İngiliz düşmanı, Türkiyeli Ali Kemal ise tam bir İngiliz hayranıdır.

Hamsun’a göre İngilizler topraktan kopmuş, paranın esiri olmuş, bencil ve sömürgeciydiler. Doğal hayatı onlar yok etmişti. Sanayi Devrimi’ni, sömürü düzenini, vahşi kapitalizmi, ruhsuz şehirleşmeyi onlar insanlığın başına bela etmişti. Yarattıkları kültürle insanı topraktan kopartan onlardı, bütün insanlığı paranın kölesi, ticarete tapan yapay birer yaratık haline getiren yine onlardı.

Bütün bunlar onlardan nefret etmek için yeterli değil miydi?

Ali Kemal’e göre ise Cihan Harbi'nden büyük bir yıkımla çıkan Osmanlı İmparatorluğu’nun hayatta kalabilmesi için sığınması gereken tek güvenli liman Britanya’dır. Anadolu’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı silahlı direniş bir macera ve yıkımdan başka bir şey değildir. Ona göre “kainatın en azimli ve en güçlü milleti” olan İngilizlerle inatlaşmak yerine onlarla dost olunmalıdır. Yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu ve dolayısıyla Türk devleti, ancak İngiliz mandası altına girmekle varlığını muhafaza edebilir; akla uygun tek kurtuluş yolu budur.

Knut Hamsun ile Ali Kemal’in bir diğer ortak yanları da “Almanlara” bakışlarındaki zıtlıktır. Hamsun Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanları hararetle destekledi; Ali Kemal ise, İttihatçıların ittifak yaptığı Almanlara tam cepheden karşı durdu.

Knut Hamsun’un sevdiği Almanya; kendisi gibi kan ve toprakla yoğrulmuş, doğaya aşık, büyük yazarların, sanatçıların ve müzisyenlerin ülkesi, felsefenin yurduydu. 1919’da Almanya’ya dayatılan aşağılayıcı Versay Antlaşması'ndan sonra Hamsun, ezilmiş Alman milliyetçiliğine daha büyük bir sempati duymaya başladı. Ülkesi Norveç bağımsızlığına kavuşalı çok olmamıştı. Bugün olduğu gibi o zamanlar da birçok İskandinav aydını gibi Hamsun da; emperyalist Britanya’dan, kibirli Fransa’dan veya komünist Rusya’dan çok Almanya'yla bağ kurabiliyordu.

Ali Kemal ise Osmanlı’yı felakete sürükleyen İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne ve onların Alman hayranlığına karşı derin bir nefret besliyordu. Anadolu hareketini de İttihatçıların devamı olarak görüyordu. Almanya ile ittifak yapmanın ülkeyi yıktığına, kurtuluşun ise ancak geleneksel müttefik olarak gördüğü İngiliz ve Fransız çizgisinde aranması gerektiğine inanıyordu.

Biri Batı’dan, diğeri Doğu’dan iki entelektüel ve birbirine paralel uzanan iki trajik hayat hikayesi... Daha doğrusu, iki benzer “ihanet” anlatısı... İşledikleri iddia edilen suçlar birbirinin tıpatıp aynısıyken, mensup oldukları toplumların onlar hakkında verdiği “hüküm” taban tabana zıttı. Biri savunduğu fikirlerin bedelini sokakta trajik bir linçle canıyla öderken, diğeri kendi kitaplarının duvarları arasında sessiz bir yalnızlığa mahkûm edildi.

Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nda Haydarpaşa Garı’ndan kalkan “15.45 Katarı” İzmit yakınlarından geçerken “Kartallı Kâzım köprünün orda bir ağacı gösterir Tatar yüzlü adama” ve der ki;

“Şu köprünün dibindeki ağaç yok mu?

Art ayakları üstüne kalkmış

hayvana benzeyen ağaç?

Dalları köprüyü aşan.

O dallara astılar ölüsünü Ali Kemal’in,”

Ali Kemal, Abdülhamit devrinde 1895’te Paris’e kaçtı, orada hem gazetecilik yaptı hem de Siyasal Bilgiler okudu. Bir ara Jöntürklerle hareket etti, sonra onlardan ayrıldı. Bir iki yerde valilik yaptıktan sonra 1908’de İstanbul’a döndü. Hem “İkdam” gazetesinde başyazarlık, hem de Mekteb-i Mülkiye’de hocalık yaptı. Bu dönemde “Peyam” gazetesini kurdu, sonra onu “Sabah”la birleştirerek “Peyam-ı Sabah” yaptı.

Bu gazetenin başyazarıydı. Edebi anlatım gücü oldukça yüksek, Türkçeyi mükemmel kullanan, hitabeti ve polemik yeteneği muazzam bir muharrirdi. Agresif yazılar yazar, muhataplarını doğrudan hedef alır, ironi ve ağır eleştirilerle onları yıpratırdı. Sadece siyaset yazmadı, bir iki roman denemesi de yaptı, Paris ve Cenevre’de yaşadığı yıllarda Batı edebiyatını ve sosyolojisini yakından incelemiş çaplı bir entelektüeldi.

Gençlik yıllarında Mekteb-i Mülkiye’de okumuş, daha sonra aynı okulda tarih dersleri vermişti. Monarşileri, imparatorlukları ve Avrupa siyasi tarihini çok iyi bilen bir akademisyendi. İkinci Meşrutiyet sonrası kurulan Damat Ferit Paşa hükümetlerinde önce Maarif Nazırlığı ve ardından Dahiliye Nazırlığı yapacak kadar devlet kademelerinde yükselmiş etkili bir bürokrattı.

Ali Kemal'in tüm siyasi çizgisini belirleyen en büyük takıntısı, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun triyosu Enver, Talat ve Cemal Paşalar........

© Habertürk