İki evde iki ayrı memleket
1960’lardan itibaren, her ikisinin de hayata veda ettiği 1973 yılına dek; Kemal Tahir ve Sabahattin Eyuboğlu’nun İstanbul’daki evleri, iki ayrı edebi mahfil, iki ayrı fikir dergâhı olarak duruyorlar kültür tarihimizin içinde.
1950 yılında hapishaneden çıktıktan sonra İstanbul’da beş ayrı ev değiştirmiş olan Kemal Tahir’in en fazla insan tarafından girilip çıkılan en son yaşadığı evi, Suadiye’de Küçükağa Sokak ile Alan Sokağın kesiştiği köşede, şimdi yerini başı göğe uzanan bir apartmana bırakmış olan küçük bir binanın giriş katı üstündeki daireydi.
Sabahattin Eyuboğlu’nun evi ise Maçka semtindeki Bronz Sokağın alt başındaki bir apartmanın zemin katındaydı.
Her iki ev de üzerinde tabelası olmayan iki ayrı mektepti. İki evin misafirleri birbirine düşman değil, çoğu zaman yer değiştiren kimselerdi. Kemal Tahir’in evi daha tereddütlü, daha sorgulayıcı, memleket meselelerine gömülü üstadın sözünün daha çok geçtiği, genellikle herkesin hocayı dinlediği ve gürültünün az olduğu, daha çok soruların havada uçuştuğu bir mekândı. Sabahattin Eyuboğlu’nun evi ise, daha cümbüşlü, çoğu zaman herkesin hep bir ağızdan türküler söylediği, bir yandan imece usulü çeviri faaliyetlerinin sürdüğü, yüksek sesle şiirlerin okunduğu, daha Akdenizli, daha umutlu, insanı daha kadim kültürlerin içinde uzun keşif yolculuklarına çıkaran seslere meraklı kimselerin toplandığı bir yerdi.
“Bizans Roma’ya, Roma Helen’e, Helen de Anadolu’nun yerli halklarına miras kaldı; daha sonra o miras olduğu gibi bize geçti, bu yüzden köklerimiz uzaklarda değil, oturduğumuz yerdedir, haydi hep birlikte bizi tekrar keşfetmek için ‘mavi yolculuğa’ çıkalım” diyenler hiç sektirmeden haftanın ilk günü, pazartesi günü nevalelerini alarak Sabahattin Eyuboğlu’nun evine koşarken; Türk toplumunun Batı’dan farklı bir yapısı var, Batı merkezli ezberlerle, bu toplumu izah etmek zordur, Osmanlı toprak düzeninde mülkiyet devletindir, bu yüzden bizde Batı tipi bir feodal düzen yerleşmemiş, toprak düzeni sınıfların ortaya çıkmasını engellemiş, ahaliyi hep devlet beslediği için bizde devletin adı “kerim”dir, modernleşmeyle birlikte bu topraklardaki köklerimizi unutup Batı’ya doğru sefer çıkmışız, bu durum da bizde muazzam bir kimlik bunalımına yol açmış diyenin sesini duymuş, bu fikirden etkilenmiş, onu bizzat yaratıcısından dinlemek isteyenler de Kemal Tahir’in evine koştular.
Kemal Tahir’in evine daha çok memleketin iç mantığını anlamaya çalışanlar giderken, Sabahattin Eyuboğlu’nun evine gidenler ise Ege’den esen rüzgârlara yüzünü açanlardı. Kemal Tahir’in evinde sadece edebiyat konuşulmuyor; mevzu devletten köylüye, Osmanlı’nın uzun yaşamasının sırrından Türkiye’nin çok istediği halde neden Batılılaşamadığına uzanan bir yelpazede yer alır ve o sohbetlere çoğu zaman bir roman kahramanı da gelip oturabilirdi. Bir tarih tartışması aniden Anadolu kasabalarına, çapulculuğa, eşkıyalığa, oradan devletin zaman zaman içine düştüğü acze, oradan “drama düşmüş” insanın tabiatına dönüşebilirdi. O eve gidip gelen ve Kemal Tahir’in sohbetlerine katılanların söylediklerine göre, Kemal Tahir konuşurken çoğu zaman insan bir romancıyı değil de memleketin gizli muhasebesini yapan bir alimi dinliyor hissine kapılırdı.
Sabahattin Eyuboğlu’nun evindeki toplantılar ise genellikle türkülerle açılırdı. Bir türkü müptelasıydı Eyuboğlu. Âşık Veysel’i “Sivas ellerinden” alıp getirmişti. Yanı başında muazzam bir türkü ustası Ruhi Su bulunurdu kucağında divan sazıyla. Kimin ağzından bir kelime çıksa hemen onunla ilgili bir türkü aklına düşer, çoğu zaman da söylerdi. “Ne zaman bir köy türküsünü dinlese şairliğinden utanan” şairler de vardı o evde, hayatında tek bir gün olsun Anadolu’ya gitmemiş olanlar da. (Mina Urgan hatıratında, “İlk Anadolu kilimini Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde gördüm, ilk Anadolu türküsünü ondana dinledim,” der.) O evde esen rüzgâr daha çok Ege’den gelirdi. Homeros’tan açılırdı laf, oradan köy enstitülerine gelir, halk türkülerinde soluklanır, aniden Rönesans’la bir köprü inşaatı başlardı. O evde konuşmalar daha yabancı, daha yumuşaktı. Bir anda birisi “sevgi” diye bağırabilir, sonra herkesin aklına ortak dostları Sait Faik’in “Sevmekle başlar her şey” sözü düşerdi, herkeste bir kültüre inanma hali sezilirdi. Kemal Tahir’in evindeki Anadolu burada aniden “insanlık birikiminin anayurdu” hüviyetine kavuşur, Eski Yunan’la Anadolu köylüsü, birisinin ağzından aynı cümle içinde telaffuz edilirdi.
Sabahattin Eyuboğlu’nun evi İstanbul’un Avrupa yakasında; Kemal Tahir’in evi Anadolu’daydı.
Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde ana yemek kuru fasulye, Kemal Tahir’in evinde börekti.
Sabahattin Eyuboğlu’nun evine gidenler daha çok Bodrum’u, Kemal Tahir’in evine gidenler İznik’i merak edenlerdi.
Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde “Anadolu uygarlıkları”; Kemal Tahir’in evinde “Anadolu halkı” konuşulurdu.
Ve en önemlisi… Bu iki ev zinhar birbirlerine rakip olsun, birbirlerine karşı olsun diye kapılarını misafirlerine açmamışlardı. Aralarında iki eve gidenlerin de fark etmediği bir “tartışma” sürerdi. İnsanlar hâlâ “genesis” peşindeydi. Türkiye’yi keşfetmek istiyorlardı. Memleket neresiydi, nereden gelmiş, nereye gidiyor ve nereye gitme ihtimali vardı? İki evin meselesi de başka kelimelerle aslında aynıydı. Birisi “kendimiz olmayı” daha çok önemserken, öteki “insanlığın ortak mirası”ndan dem vuruyordu. Sonuçta ikisinin derdi aynıydı:
Sahiden, Türkiye’nin ruhunu neydi?
Ümit Meriç, babası Cemil Meriç’i anlattığı kitabında bahseder. Baba kız, 1960’ların ortalarından itibaren her sabah Göztepe’deki evlerinden çıkar, yolda babası kızına, “bizim üstün tarafımız imanımız; o üstünlüğümüzü muhafaza ederek Batı’yı almalıyız kızım” diyerek, ona Dostoyevski’yi, Weber’i, çileyi anlatır, derken muhabbet koyulaşır bir anda kendilerini “sakız gülleriyle çevrili bir balkonun arkasındaki odasında harıl harıl çalışan” Kemal Tahir’in evinin önünde bulurlardı. Burası bahçe içinde, şirin mi şirin müstakil bir evmiş.
Kemal Tahir bir süre sonra Şaşkınbakkal’da bir apartman dairesine taşındı. Kitaplarını da buraya getirdi, ev apartmanın ikinci katındadır. Büyük yazar 1973 yılının bir Nisan gecesi bu eve girerken, girişteki komşunun dairesinde öldü.
O öldükten sonra evin perdelerini açık bırakan kardeşi Ratip; sokakta devriye gezen polislerin o kadar çok kitabı bir evin duvarlarını kapladığını görmesi üzerine “burası mutlaka bir anarşist yuvasıdır” diyerek bastıkları, babasından yadigâr kılıcını alıp götürdükleri ev de bu evdir işte.
Denememizde de daha çok bu evin yeri vardır.
Muzaffer Buyrukçu “Sayılı Günler” (Çağdaş Yayınları) adlı hatıratında 1 Ocak 1969 günü Orhan Kemal’le birlikte Kemal Tahir’i bu evde ziyaret ettiklerini anlatır. Buyrukçu daha........
