İki büyük yazarın arkasındaki iki büyük kadın
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi Leman Hanım, 1934 yılında kendisiyle röportaj yapmaya gelen Adile Ayda adlı bir gazeteciye şunları söyledi:
“Kızım sakın bir romancıyla evlenme. Çünkü onlar bütün inceliklerini, bütün zarafetlerini okuyucularına harcayıp bitiriyorlar, yakınlarına bir şey kalmıyor. Kendilerini eserlerinin içine döküp adeta boşalıyorlar.”
Tolstoy’un yaratıcı süreçlerine tanık olmuş, yardımcı olmuş, onun büyük eserlerini defalarca bizzat temize çekmiş karısı Sofya, 12 Haziran 1898’de günlüğüne şunu yazdı:
“Neden kadınlar dâhi değil diye düşünüyorum bugün. Hiç kadın yazar, sanatçı veya bestekâr yok. Çünkü çalışkan kadınların tüm tutku ve yetenekleri ailelerine, sevgililerine, kocalarına ve bilhassa da çocuklarına harcanır. Diğer tüm yetenekler körelir ve rahimde gelişmeden kalır. Çocuk doğurmak ve yetiştirmek sona erer ermez sanatsal ihtiyaçları canlansa da artık kendi içlerinde bir şey geliştirmek için çok geçtir.”
Deha ile gündelik hayat arasında derin bir uçurum vardır. Dahi, gündelik hayatı boş verir, neyi var neyi yoksa dehasının hizmetine koşturur, çevresindeki herkesten de onun için, onun yaptığını yapmasını ister. Kendini herkesin hizmetinde “vazifeli”, seçilmiş biri görür çünkü.
Dahi mertebesine ulaşmış büyük yazarların, iç dünyalarındaki çalkantıları, en naif hisleri, empatiyi ve zarafeti yazdıkları metinlere geçirirken adeta bir arınma, bir ruhsal rahatlama yaşadıkları söylenir. Eğer evlilerse, yazmakta oldukları eser bittiğinde -ki çoktan bir yenisi kafalarında canlanmaya başlamıştır- çocuklarına, eşlerine verebilecekleri tükenmiş, gergin, bencil bir şahsiyetten başka bir şey kalmaz. Bu duruma en iyi örnek, dünya edebiyatının dev yazarlarından Lev Tolstoy ile eşi Sonya arasındaki fırtınalı ilişkidir.
Tolstoy ile Sofya’nın ilişkilerini anlatmaya geçmeden önce, bizde büyük bir yazarın Kemal Tahir’in arkasında duran bir büyük kadından, yazarın Fatma İrfan’dan boşandıktan sonra evlendiği Semiha Hanım’dan bahsedelim biraz.
Kemal Tahir, bahriyeli kardeşine Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanını vermek suretiyle “askeri isyana teşvik” suçunu işleyip 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldığında, Fatma İrfan’la bir yıllık evliydi. Hapishanede, cezası kesinleşinceye kadar karısına muhteşem mektuplar yazdı. Öğretmen olan eşine âşıktı; bir an önce üst mahkemede suçsuzluğu ispatlanıp ona kavuşacağını hayal ediyordu.
“İşin ciddisini söyleyeyim mi? Muhakkak bir yıldan evvel ben sana geleceğim. Bu uğradığım bariz haksızlık daha fazla süremez. Temyiz bozmasa bile muhakkak Hey’et-i Umumiye beraatıma karar verecek. Buna yalnız ben değil, bütün Türkiye Cumhuriyeti, bütün vatandaşlar, hatta hâkimlerimiz bile kani. Herkes biliyor ki, Fransızların biçare Dreyfüs’ü dahi benim kadar haksızlığa uğramamıştır,” dedi bir mektubunda.
9 Aralık 1938 tarihli mektubunda da, “Çıkar çıkmaz Ankara’ya geleceğim. Seni bol bol kucakladıktan sonra, İstanbul’a döneceğim. Artık gazeteciliğe elvedâ. Canımı dişime takarak Cumhuriyet’e hizmet ettikten sonra, yaranamadıktan sonra tekrar bu işe dönmek saçma olur. Bir küçük bakkal dükkânı açmak niyetindeyim. Üstüne de iki odası olur. Sen orada oturursun. (…) Gene mücadele yaparız, ama sıska Peyami Sefa, namussuz Ziyaeddin Fahri, satılmış Cumhuriyet gazetesiyle değil. Küçük dükkânımızdan rüşvet almaya gelen belediye memuruyla. Ve emin ol günlük kazancımızın yarısını alsa bu mürteşi belediye memuru, benden şimdiye kadar alınan söz ve yazı rüşvetinin milyonda birini alamamış olur,” diye yazdı.
Bir başka mektubunda ise kendini karısına tekrar “tanıttı”, ona kendisini daha çok beğendirmek için, iş başvurusu yapan bir insan edasıyla adeta “CV”sini yazdı mektubunda.
“Tahsilini bitiremedi. Genç yaşında hayata atılmak mecburiyetinde kaldı. Hayatı ve insanları bizzat yaşayıp münasebete girerek tanıdı. Çok sefalet çekti. En adi muhitlerde, en bayağı işlerde çalıştı. Fekat yılmadı. Kendi sâyi ve gayretiyle çamurdan çıkmağa muvaffak oldu. Gazetecilikte az zamanda iyi mevki aldı. Artık otuz yaşına yaklaşıyordu. Evlendi. Karısı uzun boylu, esmer, güzel bakışlı ve güzel elli bir mektep muallimi idi. Evlenmesinden sonra komünistlik suçuyla Divan-ı harbe sevk edilerek on beş sene hapse mahkûm oldu. İlk büyük eserini hapiste yazmağa başladı.”
Ama dediği gibi olmadı. Devlet onun gibi düşünmüyordu. “Temyiz” de “Heyet-i Umumiye” de sesini duymadı. Cezası kesinleşti. İşte tam bu sırada karısı Fatma İrfan, mahkemeye başvurarak “Vatan ve devlet düşmanı bir ideoloji olan komünizmi benimsemiş olması nedeniyle 15 yıl ağır hapse mahkûm olmuş bir kişiyle aile bağını yürütmenin imkânsızlığına” dair bir boşanma dilekçesi verdi ve 1940 yılında boşandı. Kemal Tahir haberi aldığında, onun hissiyatını, sanki onun yerine geçmiş gibi “ranza arkadaşı” Nazım Hikmet şiire döktü:
sevdiğin kadın seni sevmez olur,
yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir,
İçinde o “yemyeşil dal” kırıldı ama Kemal Tahir, yine dostu Nazım Hikmet’in;
“İçerde mektup beklemek,
yanık türküler söylemek bir de,
bir de gözünü tavana dikip sabahlamak
tatlıdır ama tehlikelidir”
Öğüdüne kulak vererek; kimseye ne onu haksız yere on beş yıla mahkûm eden devlete, ne de “komünist olduğunu bilmiyordum” diyerek onu terk eden karısına öfke besledi. Devletten intikam almak için “devrim” planları yapmadı mesela; karısından intikam almak için de “namus........
