Boğaz'ın suları çekilirse…
Albert Camus’nün “Yabancı” romanı, “Annem öldü bugün, belki de dün, bilmiyorum” cümlesiyle başlar. Tolstoy’un “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir” cümlesiyle başlayan “Anna Karenina”sının; “Uzun zaman, geceleri erkenden yattım,” diye başlayan Marcel Pruston’un “Kayıp Zamanı”nın; “Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu,” diye başlayan Kafka’nın “Değişim”inin; “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti,” diye başlayan Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat”ının açılış cümleleri edebiyat tarihine geçmiş ne kadar meşhur cümlelerse, Camus’nün açılış cümlesi de o kadar meşhurdur.
“Yabancı”yı okuduğu sırada annesini kaybetmişse eğer bir insan, kendi derdini anlatan bir kitapla karşı karşıya olduğunu sanır önce. Daha bir şevkle sarılır ona. Ancak romanı bitirdiğinde “absürd” kavramını öğrenmekle kalmaz, annesinin ölümünden mütevellit hissettiği acının evrensel olduğunu, bu koca evrende yalnız olmadığını, milyonlarca insanın, onun hissettiği acıyı hissettiğini anlayıp teselli bulur.
Edebiyatın evrene yayılmış olan tılsımı budur işte.
Biz bu dünyada yaşarız ama çoğu zaman zihnimiz bambaşka dünyalarda, hiç gitmediğimiz diyarlarda gezinir durur. Bu zihin yolculuğunun en büyük seyyahları ise iyi yazarlardır. Yarattıkları kahramanlar ilk bakışta yaşadığımız gerçek hayattan uzak varlıklar olarak görülseler de; özenle, şefkatle onlara yaklaştığımızda hiç de yaşadığımız hayattan uzak varlıklar olmadığını anlarız.
Kurmaca ile gerçek hayat arasında kopmaz bir bağ vardır çünkü.
Kurmaca edebiyatın ana rahmi, gerçek hayattır. Büyük yazarların bize anlattıkları hikayeler, tamamen onların zihin dünyasının, hayallerinin ürünü olsalar da o hikayelerin malzemesi bu dünyaya ait olan insanın korkularından, umutlarından, hayal kırıklıklarından, aşklarından, yalnızlıklarından, bireysel ve toplumsal travmalarından yontulmuştur.
Sanat hayatı taklit etmez. Taklit ederse sanat olmaz. Sanat, hayatı başka bir düzlemde yeniden var eder. Yeniden var olan bu kurmaca evren, gerçek hayatın kaosunu, acısını, sevincini, saçmalığını bir düzen içinde sunarak ne kadar gerçeğe yaklaşırsa o kadar sanatsal değer kazanır. Sanatçı, gerçekliği olduğu gibi kopyalamaz; onu yoğunlaştırır, büyütür, bazen de çarpıtır ki okur her şeyi daha net görsün. Böylece çoğu zaman kurmaca, gerçeğin daha gerçek hali olur çıkar.
Bu meseleye dair çok çarpıcı bir örnek, kendi hayatımdan benim önüme çıktı yıllar önce. Oldukça kişisel bir hikâye olduğu halde, tam da meramımı anlatacak belki de tek örnek olduğundan anlatmak istiyorum müsaadenizle.
1998 yılının Temmuz’unda evlendim. Yirmi sekiz yıldan beri evli olduğum karımla Stockholm’de tanışmıştım. Mehmed Uzun’a minnettarım, yazar-çevirmen yoluyla kurulan edebi akrabalığımız, kısa sürede aile akrabalığına da dönüştü. Edebiyat Tanrısı bana bir güzellik yaptı; eşinin kız kardeşiyle evlendim. 12 Eylül zulmünden kaçan Gülistan’ın babası, onu altı yaşındayken, kardeşleriyle beraber götürmüş İsveç’e. Burada okumuş, üniversiteyi bitirmiş, benimle evlendikten sonra, birkaç kez” içinden misafir olarak” geçtiği İstanbul’a gelip temelli yerleşti.
O sırada, Cihangir’de, caminin sol tarafında, önü tamamen açık, muhteşem Boğaz manzarası olan, kıymetli velinimetim gazeteci Gül Demir’in evinde oturuyordum. O eve taşındığım gün, hayatım boyunca çıkmayacak aklımdan. Sabaha karşı, şehir ışıkları tam sönmeden ama tan da atmışken uyandım, su içmek için gittim salona. Küçük salonda, tıpkı Halikarnas Balıkçısı’nın sürgün gittiği Bodrum’daki eve girer girmez karşılaştığı manzaraya benzer bir manzara çıktı karşıma. Boğaz gümüşü bir renge bürünmüştü. Deniz süt limandı. Hani “karıncanın su içtiği” dedikleri cinsten. Önüme çıkan, karşı kıyıda sahil boyunca sıralanan sokak lambalarının bir gerdanlık gibi etrafını sardığı som gümüşten bir derya mıydı, tan atımının ürkek aydınlığının o gümüşle hemhal olduğu bir eski zaman enkazından çıkmış pırıl pırıl parlayan bir elmas mıydı anlamadım. Mıh gibi çakıldım salonun ortasına. Bu hal ne kadar sürdü bilmiyorum, bildiğim tek şey, denizin deniz değil o zamana kadar hiç görmediğim bir hale bürünmüş, adlandırmada güçlük çektiğim bambaşka bir şey olarak gözüme görünmesiydi. Tekrar yatağa girip uyumadım o sabah. Gökyüzü, usul usul lacivertten mora, oradan da solgun bir pembeye doğru bir müzik notasından bir başka notaya geçer gibi değişti; sular bu renklerin hepsini hayatım boyunca unutmayacağım bir hatıra gibi üzerinden silkeleyerek o an hafızama yerleştirdi. O manzarayı seyrede seyrede merhaba dedim yeni doğan güne!
O eve gelin gelen karım da tıpkı benim hissettiğim şeyleri hissetmeye başladığını söylediydi ilk günlerde. O küçük evde, o harikulade manzara karşısında günlerimiz geçmeye başladı. Bir pazar günü beraber kahvaltı ediyorduk o eşsiz manzaraya karşı. Denize baktı ve “dün gece bir rüya gördüm” dedi bana. “İnsan her rüyasını anlatmaz” dedim, “hayırdır!” Boğaz’ın sularına bakarak anlatmaya başladı gördüğü rüyayı.
Rüyasında Boğaz’ın suları tamamen çekilmişti. Birkaç günden beri seyrine doyamadığı o eşsiz manzaranın yerini devasa bir çukur almıştı. Çukur derindi. O derin çukuru bir yığın şey doldurmuştu. Arabalar vardı, kimisi ters dönmüş, tekerlekleri havaya bakıyordu. Bisikletler, tekerlekleri havada dönüyordu, devasa ayakkabılar, plastikten vitrin mankenleri, insan iskeletleri, televizyonlar, buzdolapları, elbise dolapları, elektrik direkleri, telefonlar, gramofonlar, küçük kayıklar, büyük gemi enkazları vardı, görünen şeylerin çoğunu yosun bağlamış, akla gelecek bir yığın eşya, karyolalar, koltuk, kanepe, sandalye, masalar… Kapılar, kazmalar, kürekler… hatta apartmanlar… Hepsinin ortasında yan yatmış bir minare bile vardı.
O anlattıkça yemek yemeği bırakmış onu dinliyordum. O rüyasında gördüklerini anlatıyordu, ben bir romanda okuduklarımı hatırlamaya çalışıyordum.
Anlatmaya devam ediyor, ben ağzı açık bir şekilde onu dinliyor, bir yandan da o kitapta, “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman” bölümünde yazarın çetelesini çıkardığı şeyleri aklıma getirmeye çalışıyordum. Karım sanki o romanı okumuş, okuduklarını rüyasında görmüş gibi bana rüyasını anlatıyordu. Oysa biliyordum, o kitabı kesinlikle okumamıştı. Bırakın okumayı, o sırada bildiği Türkçeyle sadece günlük hayatını idame ettirebiliyordu. O rüyasını anlattıkça benim gözüm küçük salonumuzdaki kitaplıkta bulunan Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ını arıyordu.
Nasıl olabilirdi? Okumadığı bir kitapta geçen bir bölüm, nasıl olmuş da bir rüya şeklinde ona görünmüştü? Yoksa aynı rüyayı, bu bölümü yazmadan önce Oran Pamuk da mı görmüştü?
“Biliyor musun, senin şu anda anlattığın rüyayı, Orhan Pamuk adında bir Türk yazarı bundan sekiz sene önce bir romanın içinde bir bölüm olarak yazmış,”dedim.
“Hadi sen de…” dedi hayretler içinde.
Oturduğum yerden kalktım, kitaplıktan kitabı aldım, Celal Salik’in köşe yazısı olarak yazdığı “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman” başlıklı bölümü ona yüksek sesle okumaya başladım.
Okuduğum uzun yazının özeti şöyle:
Yazı, İbni Zerhani’nin epigrafıyla başlar: “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.” Celâl, okuyucuya doğrudan seslenerek Boğaz’ın sularının çekilmekte olduğunu fark edip etmediğini sorar. Haber, bir Fransız jeoloji dergisinden gelir:
Karadeniz ısınıyor, Akdeniz soğuyor; tektonik hareketler yüzünden Boğaz tabanı yükseliyor.
Kısa sürede “cennet” Boğaz, kara çamurla kaplı bir bataklığa, sonra kuruyan bir dere yatağına dönüşür. Kız Kulesi bir tepede korkutucu bir kuleye döner. Yeni bir “hayat” başlar: Gecekondular, barlar, lunaparklar, kumarhaneler, camiler, derviş tekkeleri, Marksist yuvalar, plastik atölyeleri kurulur. “Parlak dişli hayaletler gibi” kara çamurla sıvalı kalyon, yan yatmış Şirket-i Hayriye vapuru, sivri burunlu kadırga leşleri; karaya oturmuş Amerikan transatlantikleri; “uskuru bataklığına saplanmış” köhne Romen petrol tankeri; “periskobu soba borusu gibi, yosunlu kayalara çarpmış” İngiliz denizaltısı Kayzer Wilhelm zırhlısının paslı çapası; “midye ve deniz kestaneleriyle kaplı, içinde iskeletler”le Haydutun “Kara Cadillac”ı; “açık ağızlarıyla bilinmeyen tanrılara yalvarır halde” tarih öncesinden Kelt ve Likyalı iskeletleri; saray kumpasçılarının çuvallarda iki büklüm iskeletleri; Haçlarına ve asalarına sarılı Ortodoks papazlarının iskeletleri, oksijensizlikten ağzı açık İngiliz denizaltı iskeletleri; zincirli küreklerinin başında yıldızları seyreden köle iskeletleri; “midyelerle kaplı, ayakta duran” atları, zırhları, silahları ve takımlarıyla Haçlı şövalyesi iskeletleri; “kafatasları kaynamış halde” haydut ve sevgilisinin Cadillac’ının ön koltuğundaki öpüşen iskeletleri; yosunlu İon sütunları; midyeyle kaplı Bizans hazineleri ve mangırları; yağmalanmış Ceneviz hazinesi artıkları; “sünger ve midye ormanlarında parlayan” elmaslar, küpeler, bilezikler altın gümüş ve teneke çatal-bıçaklar; bin yıllık şarap fıçıları; yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri; midyeli kara piyanolar, yosun tutmuş guguklu saatler, kahve değirmenleri; gazoz şişeleri ve gazoz kapağı tarlaları; boş konserve kutuları; aşk mektuplarıyla dolu şişeler; deve kemikleri; “ağzı çamurla tıkanmış” kısa namlulu top; “patlak ampuller, midyeli put ve tasvirlerle” pirinç avize; sedefleşmiş televizyon ekranı; “yosun ağaçlarından sarkan” gerdanlık, gözlük ve şemsiyeler; yunus, kalkan ve kılıç balığı leşleri; deniz anası tarlaları; sünger ve midye ormanları; istiridye ve deniz minareli kumluklar; “yeni cennetlerini keşfeden” fare orduları; “ayakkabı teklerinde” yengeç yuvaları; çürümüş mavna leşinde kurulu eroin laboratuvarı; kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşek kanıyla sulanmış alanlar; “meraklı çocuklar tarafından patlatılan” mayınlar; “sonrasında salgın hastalık kaynağını” teşkil edecek lağım şelaleleri, zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar tekmili birden ortaya çıkar. Lağımlar şelale gibi akar; zehirli gazlar, fare orduları, yunus-kalkan leşleri yeni bir salgın doğurur. İstanbul dikenli tellerle karantinaya alınır.
Yazar, mehtap, erguvan kokusu, rakı masaları, balıkçı rıhtımlarıyla Yahya Kemal’in şiirlerinde, Abdülhak Şinasi Hisar’ın kitaplarında anlattığı eski Boğaz manzaralarını tersine çevirir:
Şimdi çürümüş ölü kokusu, mayın patlamaları, paslı silahlar, yosunlu piyanolar hâkimdir her yere. Sonra kişisel bir hikâyeye geçer. Otuz yıl önce Akıntıburnu’ndan Boğaz’a uçan Beyoğlu gangsterinin “Kara Cadillac”ını aramaya iner. Çamurlu vadide Haçlı şövalyeleri, İngiliz denizaltısı iskeletleri, Ortodoks papazları, köleler arasında Cadillac’ı bulur. Midyelerle kaplı arabada haydut ile sevgilisi, sonsuz bir öpücükle birbirine sarılmış iskeletlerdir.
Yazı, sevgiliye acıklı bir çağrıyla sona erer:
“Canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhane, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaket unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.”
Köyden alıp beni şehirdeki yatılı bölge okuluna götürdüklerinde Türkçe bilmiyordum henüz; ilk ay dilsiz yaşamıştım. Sonra bir gün, kitapları karton kutulara doldurup diyar diyar gezen gezgin kitap satıcılarından birisinin okulumuzun avlusunda açtığı sergiye denk geldim. Harçlığıma kıyarak o sergiden iki kitap aldım. Birisi Hazreti Ali’nin cenk hikayelerinden “Hayber Kalesi” öteki de “Rüya Tabirleri” kitabıydı. Kanıma ilk giren bu iki kitaptır işte. O günden itibaren aynı koğuşta yatan arkadaşlarım ne zaman bir rüya görseler “tabire bakayım” diye bana gelmeye başladılar. Ben de kitaba bakıyor, rüyasının tabirini büyük bir özenle ona okuyor, bu vesileyle kendim de daha çok rüya görüyordum. Kısa süre zarfında adım “rüya yorumcusuna” çıktı. O işi o kadar severek yapıyordum ki…
Karım, gördüğü rüyayı anlatınca, raftan indirdiğim kitabı bir “yorum kitabı” olarak göstermedim ona. O sırada, o kitapta anlatılanlara dair bu kadar uzun uzadıya düşünmemiştim. Daha sonraki yıllarda “Kara Kitap”ı iki üç kez daha okudum. Sayfaları arasında yer alan Celal Salik’in birbirinden muhteşem köşe yazıları arasında yer alan “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman” bölümü sahiden de bize neyi anlatıyordu?
Bu bölüm veya “köşe yazısı” romanın tam kalbinde yer alır. Epigrafı İbni Zerhani’nin bir sözüdür. Tarihte böyle bir şahsiyet yok, bu zat yazarın ta kendisidir ve bu bölüme epigraf olarak seçtiği söz, aynı zamanda romanın da son sözüdür. Romanın ana temaları olan hafıza, kimlik, İstanbul’un katmanlı tarihi, taklit ile gerçek arasındaki gerilim, yoğun bir imge bombardımanı altında bu bölümde üzerimize boca edilir. Boğaz’ın suları çekilirse eğer, oluşacak olan o devasa “cehennem vadisi”nde karşımıza çıkacak olan şeyler aslında geçmişimizdir.
Geçmiş bastırılmaz, sadece su altında kalır. Çöpler, batıklar, iskeletler ve lağımlar, şehrin “güzel” yüzünün altında yatan kolektif suçun, unutuşun ve kirin cisimleşmiş halidir. İstanbul hem lanetli hem de büyüleyicidir. Modernite, şehrin tarihini “gömerek” yaşamaya çalışır; su çekilince gömülü olan her şey geri döner. Bu bölümü okurken okuyucu hem dehşete kapılır hem de ironiyle karışık muhteşem bir tat alır.
Birçok edebiyat eleştirmenin işaret ettiği gibi romanın kalbine yerleştirilmiş olan Celal Salik’in bu köşe yazısı, romanın da “küçük dünyası”dır. İstanbul’u hem gerçek hem rüya hem çöplük hem hazine olarak resmeder. Pamuk burada okuyucuyu “su altında” kalan her şeyi görmeye zorlar:
Şehrin, tarihin ve kendi hafızamızın… Bu metin, okuyucuyu hem İstanbul’a âşık eder hem de ondan korkutur.
İstanbul’a gelişinin ilk ayında, her gün gördüğü muhteşem Boğaz manzarası karşısında büyülenen karıma; bir gece rüyasında o harikulade manzaranın gidip yerine açık duran bir canavar ağzına benzeyen o cehennem vadisinin geleceğini gösteren şey, o muhteşem güzelliğin günün birinde gözlerinin önünden gitmesinden duyduğu endişe miydi bilmiyorum ama bir insanın rüyasında göreceği bir felaketi, sanatın gerçeği haline getirerek bize şehrin en korkunç kabuslarından birisini yaşatan yazarın roman aracılığıyla söylediği şey sanırım şöyle bir şeydir:
Geçmişimizi bu kadar hoyratça ve kolay bir şekilde gömmeye devam edersek, altında kalan cehennem günün birinde bizi yutar.
“Hiçbir şey (buna rüyalar da dahildir) hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç!”
