Beklemek, cehennemin öbür adı
Bu yapış yapış kavurucu yaz sıcaklarında, bütün dünyada milyonlarca insanı sinema salonlarına götüren Christopher Nolan’a kendi namıma ne kadar minnet duysam azdır. Onun yaptığı “The Odyssey” filmi sayesinde gazete köşelerini dolduran sıkıcı siyaset yazılarının yanında birkaç günden beri; üç bin yıl önce yazıya geçmiş Homeros Destanı’nın kal-û belâdan bu yana insanlığın değişmeyen meseleleri olan “eve dönüş”, “kimlik arayışı”, “öfke”, “savaşın bedeli”, “şöhret”, “ölümsüzlük”, “kader” “özgür irade”, “insan-tanrı ilişkisi”, “yas ve ölüm”, “zaman ve yaşlanma”, “sadakat”, “ilahi müdahale”, “bekleyiş”, “yolculuk” gibi insanoğlunun macerasıyla yaşıt kadim birtakım temalara dair yazılar da matbuatta yavaş yavaş görülmeye başlandı.
Bu durum sadece bize özgü değil, aynı dertten mustarip başkaları da var yaşadığımız gezegende. Sadece biz, günlük siyasetin bugüne kadar hiçbir derde deva olmamış anaforuna kapılıp soluksuz kalmış değiliz; benim gibi, sizin gibi birçok kişi, başka coğrafyalarda da çok uzun bir süreden beri siyaset dışı meselelere ilginin azlığından şikayet edip duruyor. Şimdi sağa sola bakıyorum; dünyanın her yerinde bu film sayesinde, çok uzun bir süreden beri ıskalanmış, ihmal edilmiş, gündem dışına itilmiş ve pek önemli addedilmemiş olan yukarıdaki temalara yeniden dönüldüğünü birçoğunuz gibi ben de sevinçle fark ediyorum.
“Uzun bir yolculuğa adım atarsan, önüne türlü türlü engeller çıkarsa, geciktikçe gecikirsen, yıllar sonra döndüğün ev, giderken bıraktığın ev değildir” diyen önceki yazım dolaşıma girdikten sonra durup düşünmeye başladım. Evet, çok eski zamanlardan beri; Tolstoy’a mal edilen sözle, “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.” Demek ki yolculuk teması en başat tema olmuş birçok anlatıcı için dünya var olduğundan beri.Peki ya onu evde bekleyen?
Birisi senin yolunu gözlemiyorsa, boş bir eve dönmenin anlamı var mı? Evi gerçek bir yuva yapan, gidenin yolunu gözleyendir. Evde birinin beklediğini bilmek, uzaklaşana da geri dönmek için bir neden verir.
Hikâyeyi bir yolculuk başlatsa da o hikâyeyi ayakta tutan asıl güç geride bırakılandır. Dönülecek biri varsa eğer, yolcunun yükü hafifler. Bekleyen, çoğu zaman, zamanın akışına teslim olmaz. Giden yolda ne kadar büyük bir savaş veriyorsa, kalan da evde o kadar büyük bir ayakta kalma mücadelesi verir. Nihayetinde insanı menzile ulaştıran şey sadece kendi adımları değil, kendisini sarsılmaz bir inançla bekleyenin, insanın üzerine sinmiş olan o ferahlatıcı, güç veren kesif kokusudur.
Tıpkı, ölüm haberi eve ulaştığı halde, ısrarla Odysseus’u bekleyen Penelope gibi. Penelope, asırlar sonra Nazım Hikmet’i bekleyen Piraye gibi bekledi Odysseus’u… Üstattan desturla; “Ne hasta bekle(di) sabahı,/Ne taze ölüyü mezar. /Ne de şeytan, bir günahı,(Penelope’nin Odysses’u) beklediği kadar.”
O günden bugüne aşkın bir diğer adı “beklemek” oldu.
Odysseus, Troya Savaşı’na gitti ve vakitlice dönmedi. Ölüm haberi geldi İthaka’ya ama karısı Penelope o habere inanmadığı gibi, onu beklemekten de vazgeçmedi. Tam yirmi sene boyunca, “ha bugün ha yarın gelecek” dedi, bekledi. Bu süre zarfında sadakatin, sabrın timsali oldu çıktı. Kendini tehlikelere karşı korumanın zekice yollarını aradı, buldu. Kesin ölüm haberi İthaka’ya ulaşınca yaşadığı saray talan edildi, malları yağmalandı, koyunları, sığırları kesildi, şarapları tüketildi, sarayı adeta işgale uğradı; boyun eğmedi. Penelope bu süre zarfında oğlu Telemakhos’u büyütürken, onunla evlenip İthaka’nın kralı olmak isteyenlerin tacizlerine maruz kaldı. Delikanlılık çağlarını süren oğlu annesini korumakta çaresiz kaldı.
Penelope zamanı durdurmak ve talipleri oyalamak için çare üstüne çare ararken, sonunda zekice bir “hile” buldu. Sarayın büyük salonuna devasa bir dokuma tezgâhı kurdurdu. Taliplerine, Odysseus’un yaşlı babası Laertes için bir kefen dokuduğunu, bu örtü bitmeden asla evlenmeyeceğini ilan etti.
Böylece Penelope’nin dillere destan, sadakatle örülmüş o muhteşem oyunu başladı.
Gündüzleri, herkesin gözü önünde tezgâhın başına geçiyor, parmakları titreyerek iplikleri birbirine bağlıyordu. Gözyaşlarıyla ıslanan her ilmek, kocasına olan aşkının ve özleminin bir nişanesine dönüşüyordu. Ancak geceler, onun gerçek savaşına sahne oluyordu. Herkes derin bir uykuya daldığında, Penelope elinde tek bir mumla gizlice tezgâhın başına dönüyor, gündüz iğne iğne dokuduğu örtüyü tek bir hamlede söküyordu.
Her sökülen ilmik, yarın için kazanılmış bir zamandı. Gündüz umudu örüyor, gece ise zamanı geri alıyordu. (Tıpkı, binlerce yıl sonra ortaya çıkacak, Batıya ulaşır ulaşmaz dünya edebiyatının gidişatını değiştirecek, modern edebiyatta muazzam bir devrime yol açacak “Bin Bir Gece Masalları”nın kahramanı Şehrazat’ın ölümden kurtulmak için zalim hükümdara anlattığı........
