menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

90'lı yılların karanlığında doğan "mübadele" romanı

196 0
14.06.2026

Charles Dickens'ın “İki Şehrin Hikâyesi” romanının edebiyat tarihinin en çok bilinen meşhur açılış cümlesini üstadın desturuyla bozup söyleyecek olursak eğer; zamanların en iyisi hiç değildi, zamanların en kötüsü müydü bilemem, ama aklın bir yerlere kaçtığı muhakkaktı. Hem aptallığın hem de inancın at başı gittiği, hem kuşku, korku mevsimi, karanlık mevsimi hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı bütün bir 90’lı yıllar bu memleket için.

Karanlık, mürekkep koyuluğundaydı evet. Faili meçhul cinayetler gırlaydı, köyler boşaltılıyordu, ormanlar yakılıyordu, köylülere dışkı yediriliyordu, gazetecilerin, aydınların ve siyasetçilerin ardı ardına musalla taşına konan cesetlerinin başında katiller hariç hep birlikte gözyaşı döküyorduk. Her şey Attila İlhan’ın şiirindeki gibiydi. “Karanlık sıvaşırdı ellerine”, “korkuya batmış camkırığı adamlardan kükürtlü dumanlar” yükseliyordu. Bütün bir memleket üzerine Ahmet Kaya’nın aynı şiiri okuyan sesi yankılanıyordu: “İhbarlar birer sansar, bir telefondan bir telefona atlıyor, yeraltı örgütleri tetik üstünde, silah kaçakçıları” bayram yapıyor, “katiller huzursuz, hırsızlar sinirli, ihanetler birer bilmeceydi.”

Memleketin doğusunda sokak ortasında gencecik delikanlıların ensesine tek kurşun sıkılıyor, katiller Beyaz Toroslara binip ziyafet sofralarına kuruluyorlardı kan bulaşmış ellerini yıkamadan. 28 Şubat’ın post-modern darbecileri, her gördükleri sakallıyı mürteci sandıklarından çoğu dindarın sakalını çakmakla yakıyordu. Devlet ile toplum arasındaki mesafe büyümüş, insanlar yalnızca birbirlerinden değil, kendi hafızalarından da korkar hale gelmişlerdi.

Evet, memleket böyle bir hal yaşıyordu, ama bir yandan da muazzam bir kültürel canlanma hissediliyor, bilinç yükseliyor, hafıza deşiliyor, münevverler televizyonlarda sabaha kadar memleketin ahvalini tartışıyor; o zamana kadar çok azımızın bildiği, üstü hep örtülmüş, kuytuluklara gizlenmiş, bilerek yok sayılmış bazı hakikatler, çatlaktan sızan su misali akıp kendine bir yol açıyorlardı. Sakıncalı bir yığın mesele, sakıncalı örtüsünü yırtmaya başlamıştı o yıllarda.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünyaya yayılan yeni rüzgarın etkisi bizi de tez sarmıştı. Kürt meselesiyle, Alevi meselesiyle, kadınların başörtüsü meselesiyle tanıştı memleket. Mecburi iskânları konuşmaya; sürgünleri, kayıpları, faili meçhule gidenlerin akıbetini sorgulamaya başladı ahali. Azınlık hikâyeleri çıktı ortaya, dindarlara çektirilenler, mübadelenin unutulmuş acıları, 6-7 Eylül vandallığı, Varlık Vergisi faciası, Struma gemisi fecaati, Dersim katliamı, Ermeni felaketi, General Muğlalı ve 33 kurşun hadisesi, Diyarbekir Cezaevi cehennemi, Bediüzzaman’a yapılan zulüm, çıkmamış şapka kanuna muhalefetten idam edilen İskilipli Atıf Hoca, Üç Aliler Divanı… Hâsılı kelam resmi tarihin karanlıkta bıraktığı “kanla kirlenmiş evrak” arşivi ilk kez halka açıldı. Herkes aynı şeyi söylemiyordu belki, ama artık suskunluğun duvarlarında bariz çatlaklar oluşuyordu.

Birden, Mehmed Uzun denilen bir adam çıka geldi İsveç’ten mesela, koltuğunun altında Kürtçe yazılmış romanlar vardı. Türkçe çevirileriyle birlikte o zamana kadar sadece hamalların konuştuğu bir dil olarak telakki edilen Kürtçenin bir edebiyat dili olduğu ortaya çıktı. Bu toprakların göğünde barış için uçan, ürkek ama özgür bir güvercin havalandı; adı Hrant Dink’ti; “yanın yanık koktu” Anadolu, “birbirimize kanımızı bağışlayalım” diyordu etrafa karanfil dağıtarak...

Anadolu’nun bile bile kısılmış sesleri uçmaya başladı kafeslerden, farklı dillerin müzikleri, hikâyeleri havalandı. Kürtçe kasetler dolaşmaya başladı elden ele, yerel kültürlere dair araştırmalar çoğaldı, çekilmemiş filmler çekildi, yazılmamış romanlar yazıldı. Yıllar yılı tek bir aynaya bakan memleket, birdenbire yüzlerce aynayla karşılaşmıştı sanki.

Bu yüzden 1990’lar yalnızca karanlığın değil, hafızanın da yüzleşmenin de yıllarıdır. İnsanlar kaybettiklerinin yasını tutarken aynı zamanda unutturulanları da aklına getirmeye başladı. Acıyla yüzleşmenin bedeli ağırdı, ama suskunluğun bedelinden daha hafif değildi hani.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, o çetin yıllar bir çelişkiler dönemi gibi görünüyor. Evet, en sert baskılarla en güçlü itirazların, en koyu karanlık günlerle, en canlı kültürel uyanışın yan yana yaşandığı yıllar...

Bu yüzden 1990’lı yıllar, bu ülkenin hem kendi yaralarını kanattığı hem de ilk kez o yaralara bakmaya cesaret ettiği yıllar olarak durmakta toplumsal hafızamızda.

Meğer en lezzetli iliğin en sert kemikteymiş.

1990’lı yıllarda Yaşar Kemal yeni romanını yazmaya başladığında, “Kimsecik Üçlemesi”nin son romanı olan “Kanın Sesi”ni yayımlayalı tam yedi sene olmuştu. Oysa usta, hiç bu kadar ara vermemişti. Konusunu 1973 yılında Abidin Dino’ya anlattığı “değiş-tokuşu” anlatan bir roman fikri tam yirmi seneden beri kafasının içinde dolanıp duruyordu. Ahbaplarıyla çıktığı uzun yürüyüşlerde, dost meclislerinde, gazetelere verdiği mülakatlarda bir yolunu bulup sözü hep bu romana getiriyordu. Bir ada tasarlıyordu. Boşaltılmış, insansız, birkaç kedinin, köpeğin sahipsiz dolaştığı terkedilmiş bir ada… Sonra o adaya 72 milletten insanlar geliyordu. Onların romanını yazacaktı. Kaç kez ben de duymuştum ondan, yazmakta olduğu romanın adı şimdilik “Denizde Bir Babil Kulesi”ydi. Yine bir “üçlemeyle” çıkacaktı okur karşısına… Üçlemenin üst başlığı “Bir Ada Hikâyesi” olacaktı.

Evet, Yaşar Kemal o zamana kadar Türk edebiyatının pek yüz vermediği, Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu”nda “milli mücadele sonrasında mülkiyetin el değiştirmesi” bağlamında şöyle bir değindiği; Yakup Kadri’nin “Panorama”da gidenleri değil de gelenleri az buçuk anlattığı; Reşat Nuri’nin “Ateş Gecesi”nde gidenlere dolaylı olarak baktığı; Necati Cumalı’nın “Makendonya-1900”de bir mübadilin gelirken yanına aldığı hikayeleri; nihayet Sabahattin Ali’nin “Çirkince” adlı kısa hikâyesinde memlekete gelenlerin karşılaştığı berbat muameleyi etraflıca anlattığı “mübadiller” meselesini üç koca romanda, Cihan Harbi’nin darmadağın ettiği Osmanlı coğrafyasında yaşayan milletlerin yürek burkan trajedileriyle birleştirerek etraflıca anlatacaktı. Her defasında “en zor yazdığım kitap bu kitaptır” diyordu eşine dostuna. Hangi dostuyla karşılaşsa, onlar sormadan romanıyla boğuştuğunu anlatıyordu.

Peki, ne olmuştu da Yaşar Kemal de dâhil; Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan, Türkiye’nin Yunanistan’a insan, Yunanistan’ın da verilen insana karşılık Türkiye’ye insan verdiği “mübadele” meselesine yüz vermek için 1990’lı yılların “karanlığını” bekledi Türk edebiyatı? Yetmiş sene boyunca, iki milletin de kalbinde yara olan “insan değiş-tokuşu” meselesi neden Türk romancılarının ilgisini bu süre içinde yeterince çekmemişti?

Bu sorunun cevabına geleceğiz ama madem Yaşar Kemal’den başladık, onunla devam edelim en iyisi.

Belli ki Yaşar Kemal’i çok meşgul etmişti 1923-24 Türk-Yunan nüfus mübadelesi meselesi…

Alaman’a kanıp İttihatçıların bizi soktuğu harp, bütün dünyaya çok ağır gelmişti, ama Osmanlı imparatorluğunun paramparça olmasına sebep olduğu için en çok da bizi derinden sarsmıştı. Kısa........

© Habertürk