menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

"Ayyaş sanat"

93 0
previous day

Şehirden ayrılmadan önce son gece Murat Ülker, Ahmet Güneştekin’in sergisine davetli olarak katılan misafirlere Venedik’in kadim otellerinden birisi olan Hotel Gabrielli’de bir akşam yemeği verdi. Otelin hemen girişinde, ana kapının yanındaki duvarda bir çerçevenin içinde Türkçeye çevirttirdiğim İtalyanca şu yazıyla karşılaştım:

“Franz Kafka, Eylül 1913’te bu otelde kalmış ve nişanlısı Felice Bauer’e aşk mektuplarını burada yazmıştır.”

Tabelaya bakarken geçti aklımdan… O ne iç kanatıcı mektuplardır öyle… Hiçbir romantik tını taşımıyorlar. Aşıklar şehri Venedik’ten yazılan o mektuplar duygusal bir aşktan çok; kaygılı, diken üstünde, dünyadan umudunu kesmiş, kendini sorgulayan, Cemal Süreya’nın şiirinden ödünç kelimelerle “yakıcı”, “bölücü”, “hain”, “yasadışı”, “soyguncu”, “kökü dışarıda”, “işgalci”, çoğu zaman karanlık bir aşkı anlatan mektuplardır.

Birisinde diyordu ki Kafka:

“Seni seviyorum ama bu sevgi bile beni korkutuyor; çünkü ben, sevdiğim her şeyi mutsuz edecek biriyim.”

“Senin yokluğunla çevriliyim; sanki bulunduğum her yer, seni daha fazla yok etmek için kurulmuş bir tuzak. Venedik bile… bu suyun ortasında yüzen şehir bile seni unutturamıyor bana, aksine her dalga senin adını fısıldıyor,” diyor.

Ve başka bir mektuptan şu satırlar:

“Venedik’teyim ve herkes burada aşktan söz ediyor; ama benim içimdeki aşk, bir şenlik değil, bir hastalık gibi. Seni düşünmek, iyileşmek değil, daha da derinleşmek demek.”

Kafka’yı ıstıraplarıyla baş başa bırakıp yemeğin verildiği salona gitmek için otelin kapısından girdik içeri.

Yemek masaları doğal ahşaptan, sandalyelerde ince işçilik göze çarpıyor. Duvarlarda tarihi izler muhafaza edilmiş, mekân fazla resmi değil, koltuklar var bazı yerlerde, koyu yeşil ve petrol tonları egemen kumaşlarına… Her şey bir “Venedik akşamı” hissini veriyor. Büyük avizeler yok, masa üstü ve duvar aplikleriyle yemekle uyumlu, yumuşak bir ışık dağıtılmış mekâna… Hissiyat şu; tarihi bir mekânda ama aynı zamanda modern, konforlu bir lokantadasın!

Böyle bir mekânda müziği anlatmama gerek yok. Fonda inceden bir piyano sesi, bilemedin bir klasik parça gelir kulağına değil mi?

Ama öyle değil. Yemek başladıktan bir süre sonra ellerinde gitar, bizim uda benzer bir alet, tef ve akerdeonla dört kişilik bir müzik topluluğu girdi içeri. Şıkır fıkır… Kıyafetleri kırmız beyaz. Pantolonları kırmızı, üzerine giydikleri beyaz “svetşörtleri” yanlamasına kırmızı çizgiler kesmiş, kafalarında hasır, fötr şapkalar var. Anlayacağınız Venedik’i temsil eden kostümlü dört müzisyen… Şehrin en eski “gürültü profesyonelleri”ymiş bu adamlar. Kökleri asırlar öncesine dayanıyor, tarih içinde gele gele, geleneği muhafaza ederek az biraz turistik bir havaya bürünmüşler. Bizdeki Kasımpaşalı Roman çalgıcıların havasını taşıyorlar, neşeli, fıkır fıkır şarkılar söylüyorlar… Masa masa dolaşıp yaşayan sokak ruhunu, geleneksel şarkıları o tarihi, şık mekâna yayıyorlar ve hiç kimse yadırgamıyor.

Bizde, Beyoğlu’nda özellikle Nevizade Sokak’ta, Kadıköy’de, şimdilerde Karaköy’de bu müzisyenlere benzer çok sayıda müzik yapan insan vardır. Meyhane havalarını çalarlar, masalarda demlenenleri neşelendirirler. Gecenin ilerleyen saatlerinde, içkinin verdiği sarhoşlukla herkes onlara katılır. O sırada orda bulunan kim varsa, herkesin sesi çok güzeldir! Herkes canhıraş bir şekilde bağırarak hünerini gösterir, o şarkıyı arkadaşından çok daha iyi terennüm ettiğini ispatlamak için nağmeye daha bir içten sarılır. Birileri o sırada hangi parça söyleniyorsa kafasını gözünü yararak onunla baş edebilmek için uğraşırken, bir başkası şarkıyı çoktan bırakmış, oynamaya başlamıştır bile.

Yemek yediğimiz Venedik’teki tarihi lüks otele benzer bizdeki lüks mekanlarda değil, daha çok topluca gidilen açık ve kapalı gazinolarda, müzisyenler yüzyıllardan beri “sahne alıyorlar”. Çok eski bir gelenektir yemek eşliğinde gürültülü canlı müzik… Osmanlı’dan Cumhuriyete devredilmiş gelenek. Ama gelin görün ki, tarihin birinde; modernleşmenin en “kanlı” yaşandığı, “muasır medeniyet” ve “durmayalım düşeriz” sloganına sarıldığımız; harflerde devrim, dilde sadeleşme, kıyafette modernliğin yaşandığı; takvim, ölçü birimleri, eğitim sisteminin değiştiği; devlet eliyle modernleşme hamlesinin başlatıldığı; böylece yeni bir insan, yeni bir toplum, yeni bir kültür yaratma çabasının hız kazandığı; dil ve alfabe değişikliğiyle hafızaya müdahale edildiği; modernleşen şehirle modernliğin ulaşamadığı köyler arasında zaman farkının derinleştiği; memleketin iki farklı kültürel zamana ayrıldığı; insanın geçmişle gelecek arasında bocaladığı; arada kalmışlığın bir kader gibi yaşandığı; eski ile yeni, yerel ile evrensel, hafıza ile gelecek arasında sürekli bir müzakere ve çatışma alanının oluştuğu; kimlik arayışı ve deruni bir huzursuzluğun (Tanpınar’ın “Huzur” romanı bunu anlatır) ayyuka çıktığı 1930’lu yıllarda, meyhanelerde, topluca gidilen mekanlarda, çay bahçelerinde, içkili gazinolarda ve bunlara benzer mekanlarda musiki üstatlarının bir başına veya topluca musiki icra etmelerini yasaklama fikri atıldı ortaya. Fikrin babası da o sırada Cumhuriyet gazetesinde yazan Peyami Safa’ydı.

Safa’nın tartışmayı başlatan yazısı 22 Ağustos 1937’de Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı. Yazı şöyle başlıyordu:

“Zannediyorum ki dünyanın hiçbir yerinde bir yandan içki içmek, bir yandan da ciddi bir konser dinlemek mümkün değildir. Bizde ise milli musikimizi dinleyebileceğimiz içkisiz bir yer yoktur. Musikiyi domates salatası gibi alelâde bir rakı mezesi hizasına indiren bu adet kalkacağı yerde eskisinden beter yerleşiyor.”

Bu mesele memleketin kadim kültürel meselelerinden birisiymiş meğer. Peyami Safa tartışmanın........

© Habertürk