menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kalabalık bir yalnızlık

23 0
26.07.2026

Bir cenaze namazına bakınız. Üç yüz kişidir; çoğu birbirini tanımaz. Kimse emir vermeden, kimse yere çizgi çekmeden, omuz omuza, dümdüz saf tutarlar. Ne bir itiraz vardır ne bir gecikme. Sonra imam selâm verir, saflar dağılır ve aynı üç yüz kişi, yirmi dakika sonra, otoparkın çıkışında birbirinin önünü kesmek için kornaya asılır.

İkisi de biziz. Bütün mesele de zaten buradadır.

Nizamı biliyoruz, nizamın niçin kurulduğunu bilmiyoruz. Saf tutmayı biliyoruz, sıra beklemeyi bilmiyoruz. Zira safta önümüzde duran biri vardır; sırada ise yalnızca ben varım ve tanımadığım bir öteki. Tanımadığımın hakkını tanımıyorum. Tanımadığım benden değildir. Benden olmayanın ise burada henüz bir adı yok.

Kelimede de aynı iz var. *Toplum* genç bir kelimedir; Dil Devrimi’nin özleştirme yıllarında, “toplamak” fiilinden devşirildi. Yerine geçtiği *cemiyet* ise Arapçada “cem”den gelir: yine toplamak, yine bir araya yığmak. İki kelime, tek fikir. Biz bir araya gelişimizi bir gaye ile değil, bir fiil ile adlandırmışız: toplandık. Nerede toplandığımızı biliyoruz. Niçin toplandığımızı bilmiyoruz. Dil, bir milletin kendisi hakkındaki itirafnamesidir; okumasını bilene.

Ferdinand Tönnies, 1887’de o meşhur ayrımı yaptığında, Almancanın iki kelimesini karşı karşıya getirmişti: *Gemeinschaft* ve *Gesellschaft*. Eski hukuk dilimizle söyleyeyim: cemaat, *irade-i asliye* ile kurulur — sen doğmadan evvel oradadır, sen ona girmezsin, o senin içine doğar. Toplum ise *irade-i ihtiyariye* ile kurulur: bilerek, hesap ederek, bir mukavele ile. Birinden çıkamazsınız, ötekine girmek zorunda değilsiniz. Fark, hukukun bütün ağırlığını taşıyacak kadar........

© Haberton