Hak verilmez alınır
Küçükken bir oyun vardı. Birisi avucunda bir şeker saklar, “Hangi elimde?” diye sorardı. Doğru bilirsen verirdi. Yanlış bilirsen gülerdi; eli açmazdı bile.
O şeker hep onundu aslında. Sen sadece tahmin etme hakkına sahiptin, alma hakkına değil. Büyüdükçe anladım ki dünya da biraz böyle kurulmuş. Birileri avucunda bir şey tutuyor, biz hangi elinde diye soruyoruz; onlar gülüyor.
“Hakkını ararsan veririz.” derler. Güzel cümle. İçi boş ama güzel. Çünkü verilen şey hak değildir; verilen şey lütuftur. Hak, isteyince geri çekilebiliyorsa hak değildir zaten. Bir gün verilen, ertesi gün geri alınabiliyorsa o baştan beri sizin değildi. Ödünç verilmişti. Ve ödünç verilen her şey, verenin keyfine kalmıştır.
Tarihte hiçbir hak masada nazikçe sunulmadı. Köleler özgürlüğü dilekçeyle istemedi. Kadınlar oy hakkını efendilerin merhametinden almadı. İşçiler sekiz saatlik mesaiyi patronların iyi niyetine borçlu değil. Hepsi alındı. Direnerek, ısrar ederek, bazen bedel ödeyerek alındı. Çünkü hiçbir güç, elindekini gönüllü olarak bırakmaz. Güç, bırakmayı bilmez; ancak bırakmak zorunda kalır. İkisi arasındaki fark, koca bir tarih kitabıdır.
Bunu söylediğimde bazıları rahatsız oluyor. “Şiddeti mi savunuyorsun?” diyorlar. Hayır. Alma ile şiddeti karıştırıyorlar. Almak her zaman silahla olmaz. Almak, çoğu zaman boyun eğmemektir. Susmamaktır. “Bu böyle gelmiş, böyle gider.” cümlesini reddetmektir. En sessiz direniş bile bir alma biçimidir; çünkü size verilen rolü oynamayı durdurursunuz. Asıl şiddet, hakkın gasbedilmesindedir. Onu geri almak........
