menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kelimelerin ötesinde bir dünya: Tahir Sadi

9 0
yesterday

Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine Vefa Yazı Dizisi;

3. Söyleşi — Tahir Sadi

Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine Vefa Yazı Dizimizin üçüncü söyleşisinde; şiiri yalnızca kelimelerden ibaret görmeyen, edebiyatı insanın kendisini, hayatı ve varoluşu sorgulama biçimlerinden biri olarak değerlendiren değerli bir kalemi ağırlıyoruz: Tahir Sadi.

Tahir Sadi’yi benim için ayrıca değerli kılan bir başka yönü ise onu yalnızca bir şair ve yazar olarak değil, sosyal medya üzerinden tanıdığım, bir şekilde yollarımızın kesiştiği ve zaman içerisinde edebiyat ve düşünce üzerinden iletişim kurduğum bir arkadaşım olarak da tanımış olmam. Edebiyatın insanları kelimeler aracılığıyla birbirine yaklaştıran, farklı dünyaların kapılarını aralayan güçlü bir yanı var. Tahir Sadi de yazdıkları, sorgulayan düşünce dünyası ve edebiyatın yanı sıra felsefe ve sosyolojiye duyduğu ilgisiyle çok yönlü özel bir isim.

Bu söyleşide; şiirden romana, Erzurum’dan İstanbul’a, çocuklukta başlayan okuma serüveninden Rüzgar Sepeti‘ne ve insanın kendi hakikatini arayışına uzanan edebiyat ve düşünce yolculuğunu konuşacağız.

Değerli Tahir Sadi, Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine Vefa Yazı Dizimizin üçüncü söyleşisine hoş geldiniz. Sizi burada ağırlamaktan ve bu edebî yolculuğa birlikte tanıklık etmekten memnuniyet duyuyorum.

Öncelikle sizi tanımak isteriz. Tahir Sadi kimdir? Bize kendinizden ve hayatınızdan söz eder misiniz?

Merhaba, öncelikle nezaketiniz ve samimi davetinizden ötürü size teşekkürlerimi sunuyorum. Bu denli yoğun bir yaşam mücadelesinde ve koşturmaca içerisinde başarılı, dinamik bir şekilde kendinizi bize tanıttığınız için inanın size sizin adınıza teşekkür ediyorum. Gerçekten tanımaktan bahtiyarlık duyduğumu bir kez daha ifade ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Tahir Sadi, 1978 yılında Kasım ayında Erzurum ilinde, merkez Muratpaşa mahallesinde dünyaya geldi. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım Erzurum’da geçti. Çok erken yaşlardan itibaren sürekli okudum ve merakla konuları, süreçleri ele aldım. Zannederim erken yaş kararlılığımdan dolayı ortaya çıkan en iyi ve köklü yanım sürekli araştırma ve okuma hevesim. İlk şiddetli kırılma evrem diyeceğim bir değil birden fazla merhale olduğundan ben şu zamandan itibaren ben oldum diyemiyorum. Belki söyleşinin ileri safhasında ara ara değineceğim açılımlarla daha net anlaşılmaya sebep olabilirim. Askerlik vazifemi 1999 yılında Şırnak ilinde Bestler Derler bölgesinde yaptım. Askerlik sonrası ise bir süre sigortacılık daha sonra finans ve muhasebe alanında yöneticilik yaptım. Meslek olarak muhasebecilikten emekli olmuş bir vatandaşım. Şimdilerde artık daha sakin bir iş hayatı içerisindeyim ve yazma yönüne ağırlık vererek günlerimi geçiriyorum.

Edebiyatla ilk karşılaşmanız ne zaman ve nasıl oldu? Yazmaya başlamanızda sizi etkileyen ilk kişi, eser veya düşünce neydi?

Edebiyat değil de okuma ve yazma üzerine olan yaşam disiplinim ilkokul ikinci sınıftan itibaren başladı diyebilirim. Çocukluğum dedem ile birlikte hemen hemen her akşam kitap okuma şöleni gibi geçti ve ben bu vesile ile marjinal bir yönde fikir atlasım oluştu geliştikçe de daha çok okudum. Ne tür okumalardı diyesormadan ben söyleyeyim. İslami ilimler ve tasavvuf üzerine eserler okudum. Tuhaf olansa gündüzleri de gazetelerin karikatür köşelerini veya fotoroman eklerini okurdum. Yani demem şu ki akşamları dini ve tasavvufi, gündüzleri ise karikatür ve fotoroman ekseninde olan zengin hayal dünyam vardı. Bu “farklımahalle” git gelleri beni edebiyattan daha başka mecralara –düşünmeye- taşıdı. Roman, şiir, öykü gibi eserlerle ben daha ileri yaşlarda ortaokulda tanıştım. Ortaokul yaşantımda ise Türkçe öğretmenim vesilesi ile tiyatro, kompozisyon, şiir uğraşıları beni başka mecralara aldı götürdü. 1992 yılında Kutlu doğum haftası vesilesi ile ilk defa şiir yazdım ve bu şiirle Erzurum il ikincisi oldum. Kompozisyon yarışmasında o yıl ortaokul seviyesinde yarışma olmadığından Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmenim eserimi liseler branşında sunmuştu. Kompozisyonda da liseler arasında üçüncülük almıştım. Ödülüm ise şiir alanında iki cilt Riyazus Salihin, kompozisyonda Siyer-i Nebi olmuştu. Böyle başladı denilebilirse böyle olsun.

Tahir Sadi adı sizin için yalnızca bir yazar adı mı, yoksa edebî bir kimliği ve duruşu da temsil ediyor mu? İsminizin arkasındaki anlamı merak ediyoruz.

Tahir kişisi, aslında her şeyi sorgulayan çocuk olamayan haylaz insan yavrusu. Sadi ise, herkesin tuhaf diyerek baktığı o haylaza adam diyen bir üstad. Ne demek istiyorum? Tahir, aslında durduk yere sorup sorgulayan bir çocuk olmadı. Tahir, öncelikle ölen kardeşini aradı, yani Mahir’i. Ben henüz dört yaşında iken ölen bir kardeşim vardı ve onu merak ediyordum. Daha sonra kardeşimle aynı yıl ölen bir deMestan isimli beyaz bir kedim vardı. Ben bu iki ölümle birlikte anneme, babama aynı evde kardeşleri gibi büyüdüğüm amcalarıma sorup dururken babannem birgün “onlar Allah’a gitti” demişti. O gün ben hem kardeşimin hem de kedimin Allah’a gittiğini öğrendiğimde çocuk aklımla Allah’ı bulup kardeşimle birliktekedimi eve getirmeye çalışan biri oldum. Sadi isminin hikayesi ise; on yedi yaşımda iken kaybettiğim rahmetlik dedemin yokluğundan sonra bayağı boşluğa düştüm. Kendi fikir dünyamda boğuluyordum,hatta kendimi ihmalden dolayı zatürre olmuştum. Okumaya başladığım ilk günden itibaren beni hiç yalnız bırakmamış olan tek sığınağım o adam gitmişti ve zamanla ben artık iyice anlaşılmaz oldum. Hatta beni aptal gören insanlar arasında yaşamaya başlamıştım diyebilirim. O günlerde beni gereksiz kalabalıklardan çekip kendi eserlerinde adeta yeni ufuklar açan Sadi Şirazi’den miras aldım. Sadi Şirazi’nin Bostan adlı eserini Şırnak gibi bir yerde dağlarda askerlik yaparken bile yanımda torbaya sarıp sarmalamış halde taşıyordum.

Şiir ve roman arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Kendinizi öncelikle şair, romancı ya da yazar olarak mı tanımlıyorsunuz?

Şiir ile Roman / Şair veya yazar… Bu konuda ben bir ayrışım gösteremiyorum. Nihayetinde bu sanki birisi bana uzakta bir yerde bulunan iki kişiyi göstererek “uyuyan mı yoksa ayakta olan mı yaşıyor” sorusunu sormuş gibi hissettiriyor. Nihayetinde her ikisi de yaşamakta bana göre. Ayakta olan uyuyanın başında nöbettedir, uyuyan ise az evvel nöbetini ayakta olana devredip dinlenmeye geçmiştir diye düşünürüm. Şair değilim bunu net söylerim, ama kimse de bana şair değilsin diyemez!

Şiirlerinizde ve yazılarınızda felsefî, mistik, mitolojik ve varoluşsal çağrışımlar dikkat çekiyor. Bu kavramlar sizin edebiyatınızda nasıl bir karşılık buluyor?

Varoluşsal, mitolojik, mistik, felsefi… İnsan denilen başka nedir ki? Edebiyat benim için bir çizginin dışında başlayan öteki yer değil. Edebiyat ben dediğim ve hissettiğim, anladığım, kendimden asla çıkaramayacağım benliğim demek. Dolaysıyla ağzımdan çıkan sese yüklediğim hislerimle, ellerimden çıkanharflere kattığım anlamla var olan kimliğimdir. Her ne olursa olsun benim için edebiyat demek “ben” demek. Yunus Emre’ye edebiyatçı diyemem ve Goethe de şair değildir benim dünyamda. Fakat her ikisinin ortak bir yeri ve ortak bir derdi vardır benim hissiyatımda. Goethe’nin arayışına Yunus Emre’nin “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir…” söylemi kafi gelmeyecek midir? Bu nedenle ben insan denen varlığın kendini sorgulaması safhasını saygıyla ve hürmetle destekliyorum. Akımları bahane edebilir, dini bahane edebilir, isyanı bile bahane edebilir. Her ne olursa olsun insan muhakkak kendini bilmek zorundadır. Çağrışımlar yaptığım doğrudur, şiirin veya edebiyatın görevi bu kadardır, daha fazlası değildir. İnsan nedir sorusunun net cevabına varma telaşı........

© Haberton