Kalbin Ramazanı: Dilefgâr
İnsan, gücünü en çok kaybettiği yerde, hakikate yaklaşır. Çünkü kudret zannı, kalbin üzerine örtülmüş en ince perdelerden biridir.
Sağlık, süreklilik ve alışkanlık, insana kendi kendine yettiği yanılsamasını fısıldar. Oysa bir gün beden tökezlediğinde, nefes daraldığında ve irade kendi sınırına dayandığında, kul ilk defa açık bir idrakle karşılaşır: Kendine ait sandığı hiçbir şey, aslında kendine ait değildir. İşte ben de 2013–2020 yılları arasında böyle bir zamandan geçtim. Sağlığımı kaybettiğimde, kendime ait sandığım hiçbir gücün aslında bana ait olmadığını idrak ettim. O yıllar, sadece bedenimin zayıfladığı bir dönem değil; gönlümün uyanmaya başladığı bir eşikti. Kendi kudretimin bir yanılsama olduğunu, tek bir nefesin bile ilahî izne bağlı olduğunu yaşayarak öğrendim. O zaman anladım ki dilefgâr olmak, bir kayıp değil; bir fark ediştir. Gönlüm, kırıldığı yerden hakikati görmeye başladı. Aczim, eksikliğim değil; Rabbime açılan kapım oldu.
Dilefgâr, sadece incinmiş değil; incinerek uyanmış kalptir. Bu yara, yok eden değil; açan bir yaradır. Çünkü gönül, en çok kırıldığı yerden genişler. İnsan, kendi aczini kavradığında, varlığının merkezinde taşıdığı mutlak muhtaçlığı fark eder. Ve bu fark ediş, bir yıkım değil, bir başlangıçtır.
Tasavvuf geleneğinde bu hâl, kulun kendi sınırını görmesi ve hakikatin sınırsızlığına yönelmesi olarak anlaşılır. Mevlana Celaleddin Rumi, kalp kırıklığını bir eksilme olarak değil, bir açıklık olarak yorumlar. Ona göre yara, ışığın içeri girdiği yerdir. İnsan, kendi gücünün yetersizliğini idrak ettiğinde, hakiki kudretin........
