Güzel Olanı Takdir Etmek Yetmez; O Güzelliğe Omuz Vermek De Gerekir…!*
Bir zaman görev aldığımız sivil toplum örgütlerinden birinde, ilk hayal kırıklığı diyebileceğimiz bir kırılma yaşamıştık. Adı üstünde; iş dünyası, ortaklık ve birleşmeler için kurulur ve rotası, o çatı altında bulunanların en azından asgari birliktelikleri için faaliyet gösterir. Biz de o duygularla, büyük fedakârlıklarla, samimi arkadaşlarımızla yola koyulduk. *Birleşme ve Devralmalar üzerine, ilk sayılacak STK nezdinde güzel çalışmalar yapmış; öncü çalıştay raporları hazırlamış, bir dizi seminer ve konferans vermiş, tanıtım filmleriyle çağrıda bulunmuştuk.*
Bir dönem, göz açıp kapayıncaya kadar hızlı geçti ve yeni dönem, yeni yönetim anlayışları ve yeniliklerle kapımızı çalmıştı. Ortaklık müessesesinin kutsiyeti bizlerin gönlüne su serpse de pratikte bu böyle olmadı. Bizim de oluşumumuz kapanmış, yeni bir sayfa açılmıştı; adeta *“bizle başlar milat, bizden önce kopsun kıyamet”* denmişti.
Bahsi geçen o dönemde, eski genel başkan ile yeni genel başkanın yönetimlerinin farklı düşündüğünü anlamak çok zor olmadı… Tıpkı parti kapatmaları gibi, komiteler de yumuşak bir geçişten sonra ardı ardına kapatılmıştı. Bunlar elbette bir şikâyet değil; bu bizim ahvalimiz. Dahası, bu durum İslam âleminde ne yazık ki yüzyıllardır benzer şekillerde tekrar edip duruyor.
Oysa ümmetin ve bu milletin reçetesi bellidir: *Birleşme ve Ortaklık.* Bugün her zamankinden daha fazla bu yapılara sahip çıkmak zorundayız. Bu tür komisyonlar, siyasete veya benzeri STK’larda yaşanan motivasyonlara kurban edilmemeli; kötü örneklerin, kötü hikâyelerin gölgesinde değersizleştirilmemelidir. Sevmesek de hakkını teslim etmek, Müslümanın şiarı değil midir?
*Güzel olanı takdir etmek yetmez; o güzelliğe omuz vermek de gerekir*. Kuru kuruya Leyla bile Mecnun’u nereye kadar sevebilir? Mecnun, Leyla’nın yanında yer almalı ki o aşkın, o muhabbetin kıymet-i harbiyesi olsun. *“Seni Allah için seviyorum…!” cümlesi sadece kelâm-ı kibar olarak hatiplerin cümlelerini süslemek için değil; hakkalyakîn derecesinde yaşamamız gereken, Veda Hutbesi’nde bize verilen o kutsî öğüt değil miydi?*
Müslümanın alamet-i farikası sadece birlikte olmak değil, omuz omuza olmaktır. Tıpkı sahabe efendilerimizin Asr-ı Saadet’te omuz omuza, safları sık tutarak kıldıkları namaz gibi… Öyle ki omuzlarının sürtünmesinden giysilerinin söküldüğü dahi oluyordu… İşte birleşme böyle olmalıydı.
Bugün ise neredeyse iki kişi arasından bir kişinin rahatlıkla geçebileceği kadar seyrek saflarla namaz kılıyoruz. Bu bile içine düştüğümüz hâlin en sade ve en çarpıcı göstergesi değil mi?
Günümüze bakalım; çok uzağa gitmeye gerek yok. Her cemaat veya cemiyet ayrı camilerde yer alırken, her biri ancak kendi içinde cem oluyor; fakat mabedin içinde bile herkes ayrı köşelerde… Kimi en önde, kimi en arkada… Orada bile birlik tam manasıyla sağlanamıyor.
*Böyle bir fabrikanın ürünleri, güçlü marka değeriyle pazara sunulabilir mi?**Böyle bir iklimden İslami fonlar doğar mı?**Böyle bir dağınıklıktan, dünya arenasında güven veren Müslüman sadık tacirlerin boy boy fotoğrafları haber olur mu?*
Elbette böyle bir atmosferde tevhid konuşulmaz. Birliktelikler gün doğumu ile gün batımı kadar kısa sürer. Hatta daha dün ortaklık kuranların, bugün nasıl oldu da kanlı bıçaklı hâle geldiklerini anlamakta zorlanırız.
*Cemiyet içinde evliliklerin bile adeta süreli ve hesaplı sözleşmelere dönüştüğü yadsınamaz bir gerçek iken, iş dünyasında “şirket evlilikleri”ni konuşmak bile hayal oluyor hâliyle*. Sonrası malum: maddi ve manevi güç kaybı… Ve zulüm altında inleyen bir İslam coğrafyası: *Suriye, Filistin, şimdi de İran…*
Oysa bu mesele, literatürde en çok çalışılan ve analiz edilen, cemiyet içinde en çok konuşulan konuların başında geliyor. Fakat ne hazindir ki, bu *“kanserli hücrenin”*!tedavisi ve bir kurtuluş hikâyesi, Müslümanlar tarafından bir türlü hayata geçirilemiyor.
Sormaktan korkuyorum, hatta hiç sormak istemiyorum ama sormadan da edemiyorum:
*Rabbimiz bizden vazgeçmez…*
*Biz acaba O’nun gözünden mi düştük?*
Tevfik DönmezBeTa İlim Derneği Başkan Yardımcısı
