Bilim Hakikati Aramakmı Yoksa İnkârı meşrulaştıran ideolojik bir kılıf mı ?
Bazı zümreler tarafından bilim, modern dünyada hakikati aramanın değil; inkârı meşrulaştırmanın ideolojik bir aparatı hâline getirilmiştir. Bugün yaşadığımız fikrî savrulmanın merkezinde tam da bu vardır.
Modern çağın en maharetli yanılsamalarından biri, bilimi hakikatin tek kaynağı gibi sunarak onu adeta ilahî bir kudret makamına yükseltmektir.
Bu yaklaşım, bilimin ilerlemesiyle değil; bilimin ideolojik bir kılıf hâline getirilmesiyle ilgilidir.
Zira burada maksat, kâinatı anlamak değil; kâinatın Sahibine giden yolları kapatmaktır.
Bu noktada büyük mütefekkir merhum Said Nursî, meselenin düğüm noktasını daha asrın başında teşhis etmiştir.
Ona göre problem ilimde değil; ilim adına yapılan inkârdadır. Nitekim Risale-i Nur’da açıkça ifade ettiği üzere:“Fenler ve san’atlar Cenâb-ı Hakk’ın isimlerini bildirir.”
Yani hakiki bilim, Allah’ın varlığını perdelemez; bilakis O’nun kudret ve hikmetine aynalık eder.
Ancak modern, seküler ve din dışı bir akıl, bilimi bu asli istikametinden koparmıştır.
Bilim, burada bir keşif faaliyeti olmaktan çıkarılmış; metafiziği ve vahyi dışlamak için kullanılan yeni bir dogmaya dönüştürülmüştür.
Said Nursî’nin ifadesiyle bu durum, “esbabı müessir zannetmek” gibi büyük bir fikrî sapmadır.
Sebeplerin arkasındaki iradeyi yok sayan anlayış, ilmi değil; cehaleti üretir.Laiklik söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu tavır, gerçekte tarafsızlık iddiası taşımaz.
Aksine bu, imanla hesaplaşan ideolojik bir duruştur. Bilimi Allah’a karşı bir alternatif gibi sunmak; ne bilimseldir ne de felsefîdir.
Said Nursî bu zihniyeti açıkça “tabiatperestlik” olarak adlandırır ve bunun putperestliğin modern bir versiyonu olduğunu söyler.
Zira tabiat ya da bilim yaratıcı ilan edildiğinde, akıl özgürleşmez; sadece istikamet değiştirir.
Bugün bu zihniyetin en güncel tezahürünü, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda “Ramazan şenliği” kapsamında öğrencilerin kültürel ve dinî aidiyetlerini tanımasına imkân veren bir genelgesine karşı gösterilen sert tepkilerde görmekteyiz.
Meclis kürsüsünde laiklik şemsiyesi altında yapılan itirazlar, meselenin pedagojik ya da hukuki değil; doğrudan dinî bilinçle ilgili bir rahatsızlık olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Bu itirazların siyasal ve ideolojik taşıyıcılığına baktığımızda tablo şaşırtıcı değildir. Laikliği bir hukuk ilkesi olmaktan çıkarıp, imanla mücadele aracına dönüştüren; milletin tarihî ve manevî değerleriyle barışık bir medeniyet tasavvuru üretememiş olan Cumhuriyet Halk Partisi çizgisi ve aynı seküler refleksi paylaşan DEM Parti çevreleri, uzun yıllardır bilimi ve laikliği bu ideolojik bağlamda istismar etmektedir.
Oysa mesele bir “şenlik” meselesi değildir. Mesele, çocukların zihin dünyasında dine ait her sembolün bastırılması, imanla bağ kurabilecek her doğal temasın kesilmesidir.
Bu yaklaşım ne çoğulculuktur ne özgürlüktür; bu, tek tipçi bir seküler mühendisliktir.
Said Nursî’nin teklif ettiği yol ise son derece nettir:Akıl ile kalbin, bilim ile imanın barıştırılması.
Ona göre medeniyet; ancak ilim, iman ve ahlâk birlikte yürüdüğünde inşa edilir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey ilerleme değil, anlam kaybıdır.
Bugün yaşanan kriz, bilimin krizi değildir. Bugün yaşanan, bilimin putlaştırılmasıyla ortaya çıkan bir hakikat boşluğudur.
Ve bu boşluğu ne sloganlar ne de ideolojik tekrarlar doldurabilir. Ancak kâinatı bir kitap gibi okuyabilen; ilmi, kâinatın tasarrufunu elinde bulunduran kudretin tercümanı olarak gören bir bakış bu boşluğu doldurabilir.
Said Nursî’nin asrımızın kalbine ektiği iman tohumu ile bıraktığı en güçlü çağrı şudur:Bilimi inkâr etmeyin; ama bilimi ilah da edinmeyin.
İman ve irfan halkası etrafında cem olmuş müminler, bu istikametin sahih ve insani bir yol olduğunu fiilen göstermiştir.
Ve biz bugün açıkça söylüyoruz:Yaşasın bilimi Kur’ân’ın rehberliğinde insanlığın saadetine vesile kılan mücahit ve muvahhidler.
