Zaman... Zaman...
Bir hava limanı düşünelim. Camekânın önünde duruyoruz. Ekranda otuz şehrin saati aynı anda akıyor. Tokyo'da sabah, Nairobi'de öğle, New York'ta gece yarısı. Otuz farklı vakit, tek bir cam önünde, tek bir bizde toplanıyor.
Ama önce şunu görelim: biz zaten tek bir zamanda yaşamıyoruz. Bir an var, bir gün var, bir ömür var, üçü de "zaman" adını taşıyor ama üçü de aynı şey değil. An, en küçüğü; yakalamaya çalıştığımız anda çoktan geçmiş olur. Gün, o anların dizilmiş hali, sabahtan akşama bir yay çizer, kendi içinde küçük bir ömür gibi doğar ve ölür. Ömür ise günlerin dizilmiş hali, bir doğumla başlar bir ölümle biter, içinde binlerce günü taşır. Tıpkı bir ağacın gövdesindeki yıl halkaları gibi, iç içe geçmiş dairelerde yaşarız. Dün, artık kapanmış bir halkadır, sadece bugünün içinde bir hatıra olarak durur. Şimdi, mürekkebi henüz kurumamış tek sayfadır. Yarın, henüz hiç açılmamış boş bir sayfa.
Sonra o ekranın önünde bir şey çatlar içimizde. Otuz saat, otuz farklı vakit, ve biz bir anda anlarız ki bu ekran yalan söylemiyor, biz yanılıyormuşuz. "Zamanım" dediğimiz şey hiç bizim olmamış. "Zaman kaybettim" derken, sanki cebimizdeki bir para gibi konuşmuşuz, oysa hangi mülkün üstünde bu kadar az söz hakkımız var? Bir dakika sonrasını bile satın alamayız. En zengin insan da en fakir insan da günde yirmi dört saate mahkûm. Bu mülkiyet değil emanettir. Ve emanet olan bir şeyi "benim" sanmak, en başından bir yanılgıdır. İşte şok burada: biz misafiriz, ev sahibi değil.
Bileğimizdeki saate bakalım şimdi. Metal bir kabuk, iki ince kol dönüp duruyor. Ama o saat zamanı taşımıyor, taklit ediyor. Akrep on ikiye geldiğinde hiçbir şey "olmuyor," sadece bir dişli bir başkasını itmiş. Saat, zamanın gölgesidir, kendisi değil.
O........
