menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

AFRİKA KURBAN EDİLMİŞ KITAYA İSMAİL OLABİLECEK MİSİNİZ?

4 0
20.05.2026

Somali Günlükleri – 12

Bir önceki yazımda Şangala Kampı'na ilk gidişimi anlatmıştım. Yokluğu. Susuzluğu. Sessizliği. Çocukların yüzündeki ihtiyacı.

Ama o gün yanımda olup da bahsetmediğim bir adam vardı.

Deniz Feneri Derneği İsmet ve Fatma Tahiroğlu Eğitim Külliyesi'nin kapısından beri. Buhoodle'nin kızıl toprağına ilk bastığımız günden beri.

Askari Ismaaciil. --asker İsmail.

İsmail yaşlıydı. Ama yaşlı değildi.

Yetmişine yaklaşmıştı. Cibuti'de savaşmış, Fransızca bilen, profesyonel askerlik mazisi olan biri.

Silahını omzundan indirmezdi. Kampüsümüzün güvenliğini sağlayan iki askerden biri. Lojmanın, okulun, kapının nöbetçisi.

Dışarı çıktığımız her an, gölgemiz gibi yanımıza katılırdı.

Şangala'ya gideceksek, İsmail.

Buhoodle merkezine ineceksek, İsmail.

Hangi köyün toprağına basacaksak, İsmail önümüze düşerdi.

Bazen kuru bir ağacın altına çekilir, uzaktan izlerdi. Bazen sessizce yanı başımızda yürürdü.

Hasır şapkası başında. Artık rengi kaybolmaya yüz tutmuş kamuflajı, omzunda kalaşnikofu. Yüzünde uzun yılların yorgun güneşi.

Sadece bakar. Sadece durur. Sadece beklerdi.

Kıraç Toprağa Yeşil Yazı

Bir gün kampüsün ana kapısının yanında, yaşlı bükük bir ağacın ayaklarında garip bir iş yaptığını gördüm.

Pet şişelerin içine kum dolduruyordu. Bir bir. Sabırla. Sonra şişeleri yere diziyordu. Halka gibi. Yaşlı ağacın gövdesinin etrafına bir mahfaza örüyordu sanki.

Bir hafta sonra fark ettim: Her sabah, her akşam oraya su taşıyordu.

Bir hafta daha geçti.

Kıraç toprağın üstünde çimenden iki şey belirmişti.

Türk ay-yıldızı. Ve Somali yıldızı. Yan yana.

Pet şişelerden halkanın içinde. Yaşlı ağacın kuru gövdesinin ayaklarında.

Bilinçli bir tercihti. Kampüsün ana girişiydi orası, herkes geçerken görüyordu.

Yetmişine yaklaşmış bir asker, Buhoodle'nin kızıl kumunda, kuru toprağa yeşil yazıyordu:

"Ben buradayım. Hâlâ buradayım."

Yaşlı Ağaç ve Yetişen Yeşil

O ağaca bir daha baktım o gün.

Gövdesi bükülmüş. Dalları kırılmış. Yaprağı azalmış. Ama hâlâ direniyordu.

Belki onlarca yıldır oradaydı. Buhoodle'nin bütün kuraklıklarını, bütün rüzgârlarını, bütün açlıklarını görmüş bir tanık.

Ve şimdi ayaklarının altında — yetmişine yaklaşmış bir başka tanığın elleriyle — bir yeşillik yetişiyordu.

Biri kök, biri eller.

Biri toprağın hafızası, biri vatanın hafızası.

İkisi de kurumuş gibi görünen. İkisi de hâlâ canlı.

O gün ilk kez fark ettim:

İsmail tesadüf değildi.

Kıssada da bir İsmail vardı. Sâffât sûresinde geçer. Adı açık söylenmez. Sadece "halîm bir oğul."

Babası rüya görür. Oğluna sorar:

"Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum, ne dersin?"

"Sana emredileni yap."

Bıçak inmez. Fidye iner.

Allah, kanı değil teslimiyeti ister.

Buhoodle'de bir İsmail vardı. Yetmişine yaklaşmış, Cibuti'de savaşmış, kampüsün kuru toprağına çimenden bayrak yetiştiren asker.

Ve bir İsmail daha vardı. Sessizce duran. Çok uzun zamandır duran.

Yüzyıllardır sömürgecinin bıçağı altına yatırılmış. Zenginliği alınmış. Çocukları alınmış. Toprağı alınmış.

Afrika… uzun zamandır kurban edilmiş bir kıta gibi duruyordu.

Ama koç hâlâ tam inmemişti İsmail için.

Bu üç İsmail aynı toprakta üst üste düşüyordu.

Kampüsün kızıl kumunda. İsmail'in çimenden bayrağının altında.

Ben de bunu o gün anladım.

Çöpten Kaldırılan Afiş

Bir gün lojmanın kapısı çalındı.

İsmail durdu önümde. Hasır şapkası başında. Omzunda silahın askısı. Yüzünde her zamanki ciddiyet.

Elinde yarısı yırtılmış buruşuk bir gazete kâğıdı tutuyordu. İki eliyle bir emanet veriyor gibi.

Arkasında Sharmarke vardı, tercüman.

Anladım ki........

© Habername