Kampüslerimizin Öğreticiliği
Üniversite denildiğinde çoğumuzun aklına derslikler, laboratuvarlar, öğretim üyeleri ve diploma gelir. Oysa bir üniversitenin gücü ve öğreticiliği bunlardan daha fazlasıdır. Üniversitenin asıl gücü, öğrenciyi dört-beş yıl boyunca içine aldığı yaşama, öğrenme ve ilişki kurma çevresinde ortaya çıkar.
Bir kampüs bazen hocadan daha sessiz, ama daha sürekli bir öğretmendir.
Öğrenci derste termodinamik, hukuk veya sosyoloji öğrenir, kampüste ise sıra beklemeyi, birlikte yaşamayı, tartışmayı, sorumluluk almayı, farklı insanlarla ilişki kurmayı, bir topluluğu yönetmeyi, yenilmeyi ve yeniden başlamayı öğrenir.
Bir öğrenci kulübünün bütçesini yönetmek kimi zaman işletme dersinden, bir etkinliği yüz kişiyle organize etmek yönetim kitabından, kendisinden çok farklı düşünen biriyle aynı masada oturmak ise bazı sosyal bilim derslerinden daha kalıcı olabilir.
Yükseköğretimin temel amacı da zaten yalnızca bilgi aktarmak değil öğrenciyi iş hayatına, topluma ve kişisel hayatına hazırlamaktır. Üniversite üzerine yapılan çalışmalar, günümüzde sınıfın artık bilginin tek mekânı olmadığını, öğrenmenin giderek etkileşim, problem çözme, keşif ve farklı insanlarla kurulan ağlar üzerinden gerçekleştiğini vurguluyor.
Bu nedenle Amerika’daki bazı güçlü üniversitelerde “co-curricular learning”, “student development”, “residential education” ve “living-learning community” gibi kavramlar tesadüfen ortaya çıkmış değildir. Bunların arkasında basit bir düşünce vardır:
Öğrencilik yalnızca ders ile sınırlı değildir.
Yurtta da öğrencidir, yemekhanede de, spor salonunda da,........
