menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yarasını Seven Büyür

4 0
29.08.2026

İnsanoğlunun en dünyevi trajedisi, kabuğunun emniyetine duyduğu o tutkulu ama felaket getiren sığınma arzusudur. Acıyı ve engeli kaderin şahsımıza kestiği haksız bir ceza, hazzı ve konforu ise doğuştan hakkımızmış gibi okuma sığlığı; insanı çağın en büyük tuzağına, yani dikensiz ama kokusuz steril bir sahteliğe mahkûm eder. Nitekim dilimizin kadim katmanlarında "yara" kelimesinin yarmak, açmak ve içe nüfuz etmek anlamındaki "yar-" kökünden türemiş olması tesadüf değildir. İnsan, dışarıdan gelen bir darbeyle kabuğu yarılmadıkça kendi içindeki o saklı özle temas kuramaz. Oysa gündelik telaşlarımızın arasında harcayıp sığlaştırdığımız "Gül seven dikenine katlanır" kelam-ı kibarı; pasif bir kabulleniş değil, insanın kendi sınırlılığıyla ve varlığın kaçınılmaz bedeliyle yaptığı en haysiyetli mukavelenin adıdır.

Varoluş yolculuğunda çile, insanı edilgen kılan bir ezilme hali değildir; akıl ve ruh, ancak kendi darlığına ve kırılganlığına tosladığında genişleyebilir.

Yolculuğu esnasında hayatın getirdiği kederlerden, hayal kırıklıklarından yorulup neşesini kaybetmiş gence bilge bir derviş, bahçedeki ağaçtan düşen ham bir cevizi uzatıp "Ye bunu" der. Genç, yeşil acı kabuğu ısırmaya çalışır, dili burkulur; ardından altındaki sert odunsu dokuya dişini geçirir ama geçiremez. Öfkeyle cevizi yere fırlatıp "Bu acı ve sert şey yenmez, dişimi kıracaktı!" diye sitem ettiğinde derviş, cevizi yerden alıp bir taşla kırar ve içindeki lezzetli özü gence uzatarak şu hikmeti fısıldar:

"O dili burkan acı yeşil kabuk olmasaydı, ceviz dalında büyüyemezdi. O diş geçmez sert kabuk olmasaydı, içindeki bu lezzetli öz çürüyüp giderdi. Sen hayatın sana sunduğu yeşil kabuğun acılığına, odunsu zırhın sertliğine sövüyorsun; ama bilmezsin ki seni olgunlaştıracak neşe ve lezzet, tam da sövdüğün o kabuğun içinde saklıdır."

Bu sarsıntının ve bedel ödeme şuurunun Doğu irfanındaki en nakışlı temsili, bülbülün güle olan o kanlı ve mukaddes sevdasıdır. Nitekim "aşk" kelimesinin etimolojik olarak girdiği ağacı sarıp sıkan, onu içten içe kuruturken dönüştüren bir sarmaşık türü olan "aşaka"dan türemiş olması bu hakikati fısıldar: Hakiki tutku, insanı güvenli mesafesinden söküp alan, konforunu kuruturken onu özüne uyandıran yakıcı bir temastır.

Kâinatın ilk seher vaktinde gül, yaprakları kaskatı, rengi soluk bir mermer gibi bembeyaz ve........

© Haberler