menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Savcıya neden "Cumhuriyet Savcısı" denir? Bir ünvanın doğuşunun arkasındaki yedi asırlık geçmiş

7 0
28.09.2026

"Savcı" kelimesi bugün kimseye yabancı gelmiyor; oysa bu makam bu topraklarda yüz elli yıllık bile değil ve adı, o kısa ömründe dört kez değişti. Hikâyeye adın kendisinden başlamak lazım, çünkü eski adı yeni adından daha çok şey anlatıyor.

Savcı ünvanının eski kullanımı "müddeiumumi" idi. Kelime Arapça iki parçadan kurulu: "müddeî", iddia eden, yani davacı; "umumî", herkese, kamuya ait olan. Birleşince ortaya "umumun davacısı" çıkıyor: Bir suç işlendiğinde mağdur adına değil, hepimiz adına dava açan adam. Bu tanım Fransızcadan bire bir tercümedir. Zaten bildiğiniz gibi idare hukukumuz da Fransa'dan iktibas edilmiştir. Fransızlar savcılık makamına "ministère public", duruşmadaki savcıya da "partie publique", yani "kamu tarafı" derler. Osmanlı münevverleri bu kavrama Arapça kelimelerden yeni bir karşılık dikmiş, üstelik dile de sokabilmişlerdi; "müddeiumumi bey" tabiri uzun yıllar halkın ağzında dolaştı.

Peki neden tercüme etmek gerekti, kendi kelimemiz yok muydu? Yoktu, çünkü kurumun kendisi yoktu. Klasik Osmanlı yargısında, ondan önce de İslam hukukunun uygulandığı bütün devletlerde mahkeme kadının etrafında dönerdi. Kadının karşısında bir davacı, bir davalı, bir de şahitler bulunurdu. Adam öldürme gibi en ağır suçlarda bile dava büyük ölçüde maktulün mirasçılarının davasıydı; kısas isteyen de onlardı, diyete razı olan da. Devletin kendiliğinden kovuşturduğu suçlar elbette vardı; ama o iş subaşının, ehl-i örf denen idari görevlilerin işiydi, mahkeme salonunda kamu adına konuşan ayrı bir makamın değil. Suçu herkes adına kovuşturan bir memur fikri bize Batı'dan geldi.

Geldiği tarih de belli: 1879. Tanzimat'la kurulan nizamiye mahkemeleri Fransız modeline göre işleyecekti; Fransız ceza usulü kanunu tercüme edildi ve savcı, o kanunla birlikte Osmanlı adliyesine girdi. Cumhuriyet ilan edildiğinde makam kırk küsur yaşındaydı ve adı hâlâ müddeiumumiydi. Bir süre öyle de kaldı: 1924 Anayasası'nda, aynı yıl çıkan mahkeme teşkilatı kanununda, 1926 ve 1927 tarihli kanunlarda savcı yalnızca "müddeiumumi"dir. "Cumhuriyet" kelimesi unvanın önüne 1929'da, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'yla geçti. 1945'te Anayasa Türkçeleştirilirken "müddeiumumi" tarihe karıştı, yerine "savcı" geldi; usul kanunundaki eski unvanın tamamen "Cumhuriyet savcısı" olması ise 1985'e kadar bekledi. Bugün adliye kapısında okuduğumuz iki kelime, işte bu dört tarihin toplamıdır.

Bu takvimin küçük ama öğretici bir sonucu var. Sosyal medyada sık paylaşılan, Atatürk'ün Mahmut Esat Bozkurt'a "neden yalnızca savcıya Cumhuriyet savcısı deniyor?" diye sorduğu anlatılan hikâyeyi bilirsiniz. O hikâye, iki kahramanının da hiç kullanmadığı bir kelimeyle anlatılır. Bozkurt'un bakanlığı 1930'da bitti; Atatürk 1938'de, Bozkurt 1943'te öldü; "savcı" ise 1945'te resmî kelime oldu. O konuşma gerçekten yapıldıysa "Cumhuriyet müddeiumumisi" diye yapılmış olmalı. Bu, hikâyenin uydurma olduğunu göstermez; ama bugünkü hâliyle sonradan, 1945'in diliyle yazıldığını gösterir. Hikâyeye aşağıda döneceğim.

Bütün bu kronolojinin içinde, cevabı pek düşünülmemiş bir soru duruyor. Hâkime "Cumhuriyet hâkimi" demeyiz; valiye, büyükelçiye, öğretmene de. Rejimin adını unvanında taşıyan tek meslek savcılıktır. Bu tercih bizim değil, Fransızlarındır ve hukukun en eski sorularından birine dayanır: Bir suçun hesabını kim adına sorarsınız? Fransa o soruya asırlar boyunca sırayla kral, imparator, halk ve Cumhuriyet diye cevap verdi; biz en son cevabı aldık. Aşağıda önce Paris'e gideceğim, sonra Cevdet Paşa'nın hatıratına ve Mahmut Esat Bozkurt'un masasına uğrayıp en sonunda "savcı" kelimesinin kendisine geleceğim. Çünkü asıl sürpriz, unvanın Fransızcadan tercüme edilen yarısında değil, öz Türkçe sanılan yarısında.

Hikâye Paris'te, on dördüncü yüzyılın başında başlar. O zamana kadar Fransa kralları mahkemelerde tıpkı sıradan bir davacı gibi vekil tutardı. "Procureur" Latince procurator'dan gelir; birinin işini onun adına gören adam demektir. Güzel Philippe'in 1303 tarihli büyük ıslahat fermanı bu vekillere hâkimlerle aynı yemini ettirdi ve onları yalnızca krala bağladı: Bundan böyle başkasının davasına bakamayacaklardı. Adları da buna göre kondu: "kralın adamları", les gens du roi. Önce kralın toprağını ve kralın yargı hakkını savundular; zamanla "kamu yararı" denen o daha soyut şeyi.

Salonda durdukları yer bile dile yerleşti. Hâkimler yüksek bir kürsüde otururdu; kralın adamları kürsünün altında, parmaklıkla çevrili küçük bir bölmede, yani "parquet"de dururdu. Fransızlar savcılığa bugün hâlâ le parquet der. Savcılar için "ayakta duran yargı" (magistrature debout), hâkimler için "oturan yargı" (magistrature assise) tabirleri de oradan kalmadır. Savcı söz almak için ayağa kalkar; hâkim yerinden kımıldamaz.

Montesquieu 1748'de Kanunların Ruhu'nda bu memura bir paragraf ayırır ve ondan "hayranlık verici bir kanun" diye söz eder: Hükümdar her mahkemeye, suçları........

© Haberler