menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gençlik neden gider?

28 0
25.02.2026

​Adaletin aşındığı toplumlarda kriz bir anda ortaya çıkmaz; yavaş ilerler, çoğu zaman fark edilmez. Önce hukuk dili sertleşir, ardından eleştiri “tehdit” olarak kodlanır.  Sonra olağanüstü olan olağan, istisna olan kural haline gelir.  En sonunda ise toplum, adaletsizliğe alışır. İşte asıl kırılma noktası burasıdır.

 Hz. Ömer’in o kadim sözünde belirttiği gibi: “Adalet, mülkün temelidir.” ​Bugün demokrasinin en temel göstergesi seçimlerin varlığı değil, seçimler arasındaki süreçte hukukun nasıl işlediğidir.

Yargı bağımsızlığına dair tartışmaların sıradanlaştığı, tutukluluğun peşin bir cezaya dönüştüğü ve eleştirel sözün hızla kriminalize edildiği her ortamda demokrasi, biçimsel bir kabuğa sıkışır.  Böyle bir iklimde hukuk; güçlüyü koruyan, güçsüzü ise susturan bir araca dönüşür.

​Sorun yalnızca uygulamalarda değildir; asıl sorun, ilkenin yerini sadakatin almasıdır. İlke ortadan kalktığında liyakat değersizleşir; kurallar kişilere göre eğilip bükülür.  Bu durum, siyasetin ahlaki zeminini çökertir.  Gücün korunması, adaletin tesisinden daha önemli hale geldiğinde siyaset kamusal bir hizmet olmaktan çıkar; bir tahakküm alanına dönüşür.

 Hannah Arendt’in uyardığı gibi: “İktidar, eleştiriyle sınanmadıkça yozlaşır.” ​Bu siyasal iklimden en fazla etkilenen kesim ise gençlerdir.  Gençlik böyle  ortamlarda yalnızca ekonomik bir kriz yaşamaz; gelecek fikrinin kendisiyle olan bağını da kaybeder.  Eğitim alsa da karşılığını göremeyen, sınav kazansa da mülakatlarda elenen, çalışsa da güvenceden yoksun bırakılan bir kuşak için sorun sadece işsizlik değildir.  Sorun, adil bir düzenin mümkün olup olmadığına dair inancın tükenmesidir.

​Bu nedenle beyin göçü, yalnızca daha yüksek maaş arayışıyla açıklanamaz.  Gençler; en çok hukukun öngörülebilir olmadığı, emeğin değil bağlantıların belirleyici olduğu ve itiraz etmenin bedelinin ağırlaştığı ülkelerden gider.  Gitmek, bu koşullarda bireysel bir tercih değil; siyasal bir sonuçtur.

 Amartya Sen’in de vurguladığı üzere: “Bir ülkenin gençliği umudunu kaybetmişse, o ülke geleceğini kaybetmiştir.”

​Ancak bu tablo yalnızca iktidarın sorumluluğu olarak okunamaz. Adaletsizliğe sessiz kalan, haksızlığı "şimdilik" kabullenen, hukuksuzluğu "bana dokunmuyor" diyerek geçiştiren her tutum, bu düzenin sürmesine katkı sunar. 

Demokrasi, yalnızca yönetenlerin değil; seyirci kalmayı reddeden yurttaşların da rejimidir.  Unutulmamalıdır ki: Kötülüğün en büyük gücü, iyi insanların sessizliğidir ​ Mesele nettir: Adalet ya yeniden kamusal bir ilke haline gelecek ya da toplum, adaletsizliği içselleştirerek çözülmeye devam edecektir.  Gerçek demokrasi; gücün sınırsız olmadığı, hukukun kişilere göre değişmediği ve gençlerin hayallerini kendi topraklarında kurabildiği bir düzendir.  Aksi halde adalet susar, gençlik gider; geriye yalnızca sessizleşmiş bir toplum kalır.

​Ve bu, bir ülkenin yaşayabileceği en derin krizdir: Adalet sustuğunda ve gençler gittiğinde, geriye kalan o sessiz boşlukta kurulan bir "mülk" gerçekten kimin vatanı olacaktır?  


© Habererk