menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

En büyük çaresizlik: Şiddetin sistematik üretimi ve toplumsal sorumluluk

15 0
19.04.2026

Kendinizi en son ne zaman çaresiz hissettiniz?

Bu soru, bireysel bir duygulanımı değil; giderek derinleşen bir toplumsal krizin semptomunu işaret eder. 

Çünkü bugün Türkiye’de çaresizlik, münferit bir duygu olmaktan çıkmış, yapısal bir gerçekliğe dönüşmüştür.

Bir hastane koridorunda evladının yaşamı için bekleyen anneyle, okulda çocuğunu güvende tutamayan ebeveynin duygusu aynı yerden beslenmektedir:

Devletin ve toplumun koruma kapasitesinden

Çaresizlik, psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” kavramıyla açıklanır; bireyin tekrar eden olumsuz deneyimler karşısında kontrol algısını yitirmesi durumudur.

Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, bireysel değil; kurumsal öğrenilmiş çaresizliktir.

Öğretmen müdahale edemez, çünkü yetkisi sınırlıdır.

Rehberlik sistemi işlemiyor, çünkü nicelik olarak yetersizdir.

Okul yönetimleri risk almıyor, çünkü idari baskı altındadır.

Her an görevden alınabilir.

Sonuç olarak herkes görür, kimse harekete geçmez.

Bu, bir zafiyet değil; sistemin ürettiği bir işleyiş biçimidir.

Okul: Güvenli Alan mı, Denetimsiz Risk Sahası mı?

Okul, modern toplumda çocuğun kamusal alana ilk adım attığı yerdir.

Bu nedenle yalnızca eğitim değil, aynı zamanda koruma ve sosyalizasyon,her türlü değerin  öğretildiği kutsal bir kurumdur.

Psikososyal destekten yoksun,

Rehberlik hizmetleri yetersiz,

Şiddet önleme mekanizmaları işlevsiz,

Denetim ise çoğu zaman kağıt üzerindedir.

Bu tabloyu “bireysel hatalar” üzerinden açıklamak, gerçeği örtmektir.

Çünkü mesele açıktır:

Okul, sistematik olarak güvenli alan olma niteliğini gün ve gün kaybetmektedir.

Çocuklar şiddeti icat etmez; öğrenir.

Aile içinde maruz kalınan ihmal, sevgisizlik ve şiddet;

medyada normalleştirilen agresyon;

dijital platformlarda denetimsiz içerikler…

Bunların tamamı, çocuğun davranış repertuarını şekillendirir.

Ancak burada kritik soru şudur:

Devlet ve toplum bu üretim sürecine karşı ne yapmaktadır?

Yanıt rahatsız edicidir:

Yeterli ve bütüncül bir politika yoktur.

Çocukların boş zamanlarını en iyi  şekilde değerlendirebileceklerisosyal, kültürel ve sportif faaliyetlere erişimi giderek daraltılmış; okullar akademik başarıya indirgenmiş; duygusal ve sosyal gelişim sistematik olarak ihmal edilmiştir.

Bugün yüzlerce rehber öğretmen atama beklerken, bir uzmanın yüzlerce öğrenciye(500) bakmak zorunda bırakıldığı bir sistemde, “önleyici rehberlik”ten söz etmek bilimsel olarak da mümkün değildir.

Eğitim bilimleri açıkça göstermektedir ki:

Erken müdahale ve psikososyal destek, şiddet davranışını azaltmada temel araçtır.

Buna rağmen bu alanın sistematik olarak ihmal edilmesi, dikkat çekicidir.

Toplumun en temel kurucu aktörlerinden biri olan öğretmen, bugün yalnızlaştırılmış ve korunmasız bırakılmıştır.

“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” anlayışından, öğretmenin can güvenliğini tartıştığımız bir noktaya gelmek, basit bir değer kaybı değil; toplumsal çözülmenin göstergesidir.

Öğretmenin otoritesinin zayıflatıldığı, mesleki saygınlığının aşındırıldığı bir sistemde, disiplin ve güvenlikten söz etmek mümkün değildir.

En tehlikeli eşik, şiddetin varlığı değil; ona karşı gelişen toplumsal duyarsızlıktır.

Eğer bir çocuk korunmuyorsa, eğer bir öğretmen yalnız bırakılıyorsa, eğer sistem işlemiyorsa

Bu artık bireysel değil, kolektif bir sorumluluktur.

Ve bu sorumluluk ertelenemez.

Sonuç: Politik İrade ve Toplumsal Vicdan Arasında

Okulları şiddetten arındırmak, teknik bir düzenleme meselesi değildir.

Bu; politik irade, kaynak dağılımı ve toplumsal önceliklerin yeniden tanımlanmasıdır.

Bir ülkede çocuklar güvende değilse, hiç kimse güvende değildir.

Çocuklara ne öğrettiğimiz,davranışlarımızda nasıl örnek olduğumuz, nasıl bir toplumda yaşayacağımızı da belirler.

Onlara ya şiddeti normalleştiren bir dünya bırakacağız, ya da güvenli, adil ve insani bir yaşamın kapısını açacağız.

Bu, açık bir tercihtir.


© Habererk