menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ortadoğu’daki bu görünmez el kimin?

25 0
09.08.2026

Mekke Anlaşması, Irak petrolü, Kalkınma Yolu ve Türkiye’nin NATO üyeliği… Bunların hepsi ayrı ayrı gelişmeler mi, yoksa Washington’ın yeni Ortadoğu düzeninin parçaları mı? Uluslararası siyasette bazen en önemli anlaşmalar, üzerinde en az konuşulan anlaşmalardır. Çünkü büyük güçler her zaman masaya oturup kendi adlarına imza atmaz. Bazen daha sofistike bir yöntem kullanırlar: Bölgesel aktörlerin birbirleriyle öyle bir güvenlik ve ekonomik ilişki kurmasını sağlarlar ki, ortaya çıkan düzen sonunda kendi stratejik çıkarlarına hizmet eder. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de imzalanan yeni savunma anlaşması tam da bu açıdan okunmalı. Çünkü Mekke Anlaşması'nı Irak'la yapılan güvenlik anlaşmaları, Irak petrolünün Türkiye üzerinden taşınması, Kalkınma Yolu, Suudi sermayesi, Pakistan'ın askerî kapasitesi ve Türkiye'nin NATO üyeliğiyle birlikte düşündüğümüzde başka bir tablo ortaya çıkıyor. Bu tablonun merkezinde ise şu soru var: Washington Türkiye'ye doğrudan para vermek yerine, Türkiye'nin bölgesel güvenlik rolünün maliyetini bölgenin ekonomik kaynaklarıyla karşılamasını mı istiyor? Muhtemel mi? Evet çünkü: ABD artık küresel ölçekte güvenlik harcamalarını tek başına üstlenmek istemiyor. NATO'daki müttefiklerinden daha fazla savunma harcaması bekliyor. Ortadoğu'da ise ABD'nin doğrudan askerî müdahalesinin maliyeti giderek daha yüksek hale geliyor. Bu nedenle Washington açısından daha cazip bir model ortaya çıkıyor: Bölgesel ortaklar kendi güvenliklerini daha fazla üstlensin. Ama bunun bir maliyeti var. Türkiye'nin Ortadoğu'da daha fazla güvenlik sorumluluğu almasını istiyorsanız, Ankara'ya şu soruyu sormak zorundasınız: “Bunun ekonomik bedelini kim ödeyecek?” İşte Irak burada devreye giriyor. Türkiye-Irak ilişkileri son yıllarda yalnızca terörle mücadele veya sınır güvenliği ekseninde ilerlemiyor. Enerji, ticaret ve Kalkınma Yolu giderek aynı stratejik paketin içine yerleşiyor. Türkiye, Irak'ın petrol ve doğal gaz kaynaklarının Türkiye üzerinden uluslararası pazarlara taşınmasını istiyor. Ankara aynı zamanda Irak'ın güneyindeki enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaştırılmasını savunuyor. Irak'ın Türkiye açısından ekonomik ağırlığı da küçümsenmeyecek boyutta. 2025'te iki ülke arasındaki ticaret hacmi 16,8 milyar dolara ulaştı. Türkiye'nin Irak'tan yaptığı ithalatta ham petrol önemli bir yer tutuyor. Türk şirketlerinin Irak'ta üstlendiği projelerin toplam değeri ise 36 milyar doların üzerinde. (mfa.gov.tr) Yani Ankara'nın Irak'taki çıkarı yalnızca petrol değil. Petrol ,enerji , inşaat,  lojistik,  transit,  altyapı,  Avrupa pazarı. Bunun adı ekonomik entegrasyondur. Ve bu ekonomik entegrasyon güvenlik işbirliğiyle birleştiğinde çok daha büyük bir stratejik anlam kazanır. Kalkınma Yolu neden bu kadar önemli? Çünkü Kalkınma Yolu yalnızca bir demiryolu veya otoyol projesi değildir. Basra Körfezi'ni Irak üzerinden Türkiye'ye, oradan Avrupa'ya bağlayan dev bir ekonomik koridor tasarlanıyor. Bu koridorun güvenliği olmadan ekonomik değerinin tamamına ulaşmak mümkün değil. Dolayısıyla: Kalkınma Yolu → güvenlik ister. Güvenlik → askerî kapasite ister. Askerî kapasite → finansman ister. Ve burada Türkiye'nin rolü ortaya çıkıyor. Türkiye güvenlik sağlayacaksa, bunun ekonomik karşılığını almak isteyecektir. İşte benim burada dikkat çekici bulduğum ihtimal şu: Belki de Türkiye'ye “bölgesel güvenlik sağlayıcısı ol” denirken bunun karşılığı doğrudan Washington'dan para olarak değil, bölgesel ekonomik entegrasyon üzerinden veriliyor. Mekke Anlaşması bu zincirin güvenlik ayağı olabilir mi? Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması bu açıdan çok daha farklı okunabilir. Suudi Arabistan: sermaye enerji Körfez, Pakistan: askerî kapasite Güney Asya, Türkiye: NATO, savunma sanayii , Avrupa bağlantısı, bölgesel askerî kapasite, Irak ise: petrol, enerji,  Kalkınma Yolu, transit. Bu parçaları yan yana koyduğunuzda ortaya oldukça ilginç bir sistem çıkıyor. Irak ekonomik kaynak sağlıyor. Suudi Arabistan finansal kapasite sağlıyor. Pakistan askerî derinlik sağlıyor. Türkiye ise bunları Avrupa ve NATO sistemiyle bağlayan merkez ülke konumuna geliyor. Bu artık yalnızca bir savunma anlaşması değil. Güvenlik ve ekonominin birbirini finanse ettiği bölgesel bir mimari. Peki, Washington burada ne kazanıyor? İşte yazının asıl sorusu burada başlıyor. ABD'nin böyle bir yapıdan çıkarı ne olabilir? Birincisi: Daha az doğrudan askerî maliyet. Washington'ın Ortadoğu'daki her krize doğrudan müdahale etmesi gerekmeyebilir. Bölgesel aktörler kendi aralarında daha fazla güvenlik sorumluluğu üstlenir. İkincisi: İran'a karşı koz. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın aynı güvenlik denkleminde bulunması, İran'ın bölgesel hesaplarını karmaşıklaştırır. Üçüncüsü: Enerji yollarının güvenliği. Irak petrolünün ve Körfez enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaşması, küresel enerji arzının çeşitlendirilmesi açısından Washington'ın çıkarlarıyla örtüşebilir. Dördüncüsü: Çin'in Kuşak ve Yol etkisinin sınırlandırılması. Kalkınma Yolu'nun Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşması, Çin merkezli ulaştırma ağlarına alternatif bir koridor yaratabilir. Bu, ABD açısından son derece önemli olabilir. Çünkü Washington'ın Çin'le rekabeti artık yalnızca Pasifik'te yaşanmıyor. Koridorlar da rekabet alanı içindedir. Peki,  Türkiye neden merkeze yerleşiyor? Çünkü bu modelin bütün yolları Türkiye'ye çıkıyor. Irak → Türkiye → Avrupa.  Suudi Arabistan → Türkiye → Avrupa.  Pakistan → Türkiye üzerinden Avrupa ile daha güçlü bağlantı.  

NATO → Türkiye.  Kalkınma Yolu → Türkiye.  Enerji koridorları → Türkiye.  Savunma sanayii → Türkiye. Böylece Türkiye yalnızca bir transit ülke olmaktan çıkıyor. Güvenlik sağlayan, enerji taşıyan ve ticaret yollarını bağlayan bölgesel merkez ülke haline geliyor. Ve bu, Türkiye'nin jeopolitik değerini olağanüstü artırıyor. Peki Türkiye neden bunu kabul etsin? Çünkü Ankara açısından da denklem son derece cazip. Türkiye'nin bölgesel nüfuzunu artırıyor. Irak'taki ekonomik varlığını büyütüyor. Enerji erişimini güçlendiriyor. Kalkınma Yolu'ndan gelir elde etme potansiyeli yaratıyor. Suudi sermayesine erişim sağlıyor. Pakistan'la stratejik bağlarını güçlendiriyor. Ve bütün bunları yaparken Türkiye NATO'dan çıkmıyor. Tam tersine, NATO üyeliğini yeni bölgesel mimarinin bir parçası haline getiriyor. Bu yüzden Türkiye açısından ortaya çıkan model: “Batı'dan kopuş” değil, “Batı ile bölgesel güç kapasitesinin birlikte kullanılması” olabilir. Fakat burada çok kritik bir risk var. Bu kadar çok güvenlik taahhüdünü aynı anda üstlenmek Türkiye'yi farklı krizlerin ortasına da sokabilir. Pakistan'a yönelik bir saldırı Türkiye'yi ilgilendirebilir. Suudi Arabistan'a yönelik bir saldırı Türkiye'yi ilgilendirebilir. Irak'taki güvenlik sorunları Türkiye'yi zaten doğrudan........

© Habererk