menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

AB’nin Türkiye Politikası: Stratejik Bir Yanılgı mı, Yoksa Kendi Kendini Zayıflatma Süreci mi?

9 0
24.04.2026

Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yönelik yaklaşımı giderek daha zor açıklanır bir hal alıyor. Bir yanda Türkiye “stratejik ortak”, diğer yanda aynı Türkiye, Rusya ve Çin ile birlikte anılıyor. Bu durum artık basit bir diplomatik dil sorunu değil; Avrupa’nın kendi stratejik aklında ciddi bir kırılmaya işaret ediyor.

Bu kırılmanın en görünür örneklerinden biri, Ursula von der Leyen’in açıklamaları oldu. Avrupa’nın “tamamlanması” gerektiğini savunurken Türkiye’yi dış etkiler kategorisine yerleştirmesi, ardından gelen geri adımlar… Bu tablo bize şunu gösteriyor: Avrupa Birliği Türkiye konusunda ne söyleyeceğini biliyor olabilir, ama ne düşündüğünden pek emin değil.

Bloomberg analizlerine göre Avrupa önce sert bir söylem kuruyor, ardından Türkiye ile ilişkileri düzeltmeye çalışıyor. Bu da ortada tutarlı bir strateji değil, anlık reflekslerle yürüyen bir politika olduğunu gösteriyor.

Türkiye’nin rolü ise tartışmalı değil. NATO’nun en önemli askeri güçlerinden biri. Avrupa’nın enerji güvenliği için kritik bir geçiş hattı. Göç yönetiminin ana aktörü. Ve bölgesel krizlerde sahada olan bir ülke.

Anadolu Ajansı’nda yer alan analizler de açık: Avrupa’nın Türkiye’den uzaklaşması stratejik hata olur. Timothy Ash Türkiye’nin Avrupa için “sadık müttefik” olduğunu vurgularken, Riccardo Gasco Avrupa’nın mevcut kapasitesinin Türkiye ile daha fazla iş birliği gerektirdiğini söylüyor.

Savunma analisti Dr. Can Kasapoğlu ise daha net: Türkiye’siz bir Avrupa savunma mimarisi çalışmaz. Çünkü savaş söylemle değil kapasiteyle kazanılır. Avrupa’nın mevcut askeri kapasitesi düşünüldüğünde Türkiye gibi bir aktörü dışlamak gerçekçi değildir.

Ukrayna lideri Zelensky’nin de vurguladığı gibi Avrupa’nın güvenliği Türkiye, Ukrayna, İngiltere ve Norveç gibi AB dışı aktörler olmadan ciddi risk altına girer.

İş dünyası da aynı noktada. DEİK temsilcisi Mehmet Ali Yalçındağ, Türkiye’yi tehdit gibi göstermenin gerçeklikten kopuk olduğunu açıkça ifade ediyor. Türkiye’nin NATO üyeliği, Gümrük Birliği entegrasyonu ve çok yönlü iş birlikleri onu Avrupa sisteminin dışı değil, parçası yapıyor.

Ancak Avrupa’nın söylemi farklı. Türkiye’yi dışlayan, mesafeli ve zaman zaman kategorize eden bir dil kullanılıyor. Bu da söylem ile gerçeklik arasında ciddi bir kopuş yaratıyor.

En büyük çelişki ise güvenlik alanında ortaya çıkıyor. Avrupa kendi savunma kapasitesini oluşturmak istiyor ama Türkiye’yi bu denklem dışında tutmaya çalışıyor. Bu yaklaşım pratikte sürdürülebilir değil.

Daha da çarpıcı olan ise şu: Türkiye dışlanıyor ama aynı zamanda Avrupa’nın Türkiye olmadan güvenliğini sağlayamayacağı da biliniyor.

Bazı yorumlara göre Ursula von der Leyen ve Kaja Kallas’ın izlediği bu çizgi, Avrupa’nın stratejik kapasitesini güçlendirmek yerine zayıflatma riski taşıyor. Hatta daha ileri yorumlar, bu politikaların çok kutuplu dünyada Avrupa’nın dağılma sürecini hızlandırabileceğini ifade ediyor.

Elbette bu yorumlar tartışmaya açık. Ancak şu gerçek değişmiyor: Büyük güçler çoğu zaman dış baskılarla değil, kendi stratejik hatalarıyla zayıflar.

Göç konusu ise bu ilişkinin en somut boyutu. Türkiye ile yapılan geri kabul anlaşması sayesinde Avrupa’ya yönelen düzensiz göç büyük ölçüde kontrol altında tutuluyor. Türkiye milyonlarca sığınmacıyı barındırıyor.

Ancak bu gerçek siyasi söylemde yeterince karşılık bulmuyor. Bu durum sürdürülebilir mi? Avrupa’nın önündeki temel sorulardan biri bu.

Sonuç olarak Avrupa’nın önünde net bir tercih var: Ya Türkiye ile gerçekçi ve dengeli bir ilişki kuracak ya da kendi çelişkileri içinde zayıflamaya devam edecek.

Türkiye’siz bir Avrupa güvenliği fikri teoride mümkün olabilir. Ama pratikte karşılığı yoktur.


© Habererk