Öyle Göze Böyle Barrack
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, gayrimenkul dünyasındaki milyar dolarlık imparatorluğundan diplomasinin en kritik koltuklarından birine uzanan hikayesiyle, modern Türk-Amerikan ilişkilerinin en sinsi ve tartışmalı figürlerinden biri haline gelmiştir. Lübnanlı göçmen bir ailenin torunu olan Barrack; Trump’ın "güç odaklı" dış politika vizyonunu, Türkiye’ye yönelik övgü dolu ama milli bütünlüğü hedef alan zehirli bir diplomasiyle harmanlamıştır. İzmir ziyareti sırasında dedesinin 1900’lerde Osmanlı pasaportuyla ve cebinde sadece 13 lira ile Amerika'ya gittiğini anlatan Barrack, "DNA’mın geldiği yere dönmek bir onurdur" diyerek duygusal bir zemin oluşturmaya çalışmıştır. Trump’ın 40 yıllık şahsi dostu olarak 2016'dan itibaren Arap dünyasıyla kurulan köprülerin mimarı olan bu isim, hukukçu kimliğini küresel sermaye yönetimi tecrübesiyle birleştirmiştir. Ancak Barrack’ın 2025 ve 2026 yıllarına damga vuran kronolojik hamleleri, Türkiye’ye "mavi boncuk" dağıtırken arka planda "yeni bir Suriye" kurma çabasının dökümü niteliğindedir.
Süreç, Haziran 2025’te İzmir Kemeraltı’nda "DNA’mın geldiği yere döndüm" diyerek sempati toplama girişimiyle başladı. Barrack, burada dedesinin Osmanlı pasaportuna atıfta bulunarak "Osmanlı millet sistemi" güzellemesi yaptı ve Türkiye’nin bu sisteme geçmesi gerektiğini savundu. Yahudilerin, Müslümanların ve Hristiyanların bir arada yaşadığı İzmir'i bu sisteme örnek gösteren Büyükelçi, "Türkiye, tüm bunların merkez noktası olabilir" diyerek Suriye’deki mevcut yapıyı da bu modele dayandırmıştır. Türk milli menfaatleri açısından bu öneri, cumhuriyetin üniter devlet yapısını hedef alan, etnik kimlikler üzerinden bir "özerklikler konfederasyonu" projesinin ilk diplomatik sinyaliydi. Barrack, bu modelle Türkiye’ye bölgesel bir "merkez nokta" olma hayali satarken, aslında Ankara’yı üniter yapısından taviz vermeye davet ediyordu. Nitekim İzmir'deki esnaf ziyaretinde vatandaşlarla sohbet ederken bile bu "çok kültürlü yönetim" vizyonunu bölge barışının tek anahtarı olarak pazarlamaktan geri durmamıştır.
Hemen ardından Temmuz 2025’te, ABD’nin yıllardır sürdürdüğü "YPG ile PKK farklıdır" yalanını yıkan tarihi bir itirafta bulunarak, "SDG, YPG’dir ve YPG de PKK’nın bir türevidir" dedi. PKK’nın silah yaktığını ve silah bırakmaya başladığını belirterek, "Bu, Türkiye açısından inanılmaz ve çok büyük bir gelişme" açıklamasını yaptı. Bu süreçte Trump’ın Türkiye ile ilişkilerde "cüretkar bir adım" atma niyetini hatırlatan Barrack, terör örgütüne bağımsız bir devlet borçları olmadığını kesin bir dille ifade etti. Özgür bir Kürdistan veya SDG devletinin asla olmayacağını savunan Büyükelçi, PKK’nın tasfiyesini "yeni bir dönemin başlangıcı" olarak nitelendirdi. Bu itiraf, Türk tezlerinin doğrulanması adına bir zafer gibi görünse de, aslında terör örgütünü silah bıraktırıp siyasi bir aktör olarak masaya oturtma ve Türkiye’yi bu yeni statüye razı etme stratejisinin zeminini hazırlıyordu.
Eylül 2025'te New York'taki Concordia Zirvesi'nde konuşan Barrack, diplomasi trafiğini Beyaz Saray'daki kritik Erdoğan-Trump zirvesi öncesi yeni bir boyuta taşıdı. 24 Eylül'deki panelde, S-400 ve F-35 gibi kronikleşen sorunlara değinen Barrack, Trump'ın "İlişkiler düzeyinde cüretkar bir adım atalım ve ihtiyacı olanı verelim" dediğini, bu ihtiyacın ise bizzat "meşruiyet" olduğunu ifşa etti. Türkiye'nin dünyada en fazla F-16 alan ülke olarak Lockheed'i ayakta tuttuğunu söyleyen elçi, "Başkan Trump dahice bir şekilde çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim dedi, şu an bu oluyor" ifadelerini kullandı. Aynı gün İhlas Haber Ajansı'na verdiği demeçte, "Türkiye'nin bölgesel istikrar merkezi olarak meşruiyeti çok büyük" diyerek süreci parlatmaya devam etti. Ancak milli menfaatler açısından bu "meşruiyet" vurgusu, Türkiye'nin egemenliğini Washington'un "tanıma" lütfuna bağlayan, Ankara'yı jeopolitik önemi nedeniyle geçici olarak tescil eden pragmatik bir oyalama taktiğidir.
Ekim 2025’te ise Barrack’ın "tatlı dili" ile sahadaki karanlık eylemleri arasındaki uçurum, Suriye’de SDG elebaşı Mazlum Abdi ile bir araya gelip işgal haritası önünde poz vermesiyle zirveye ulaştı. Ankara’da "silah bırakan PKK" güzellemesi yapan Büyükelçi, sınırın hemen ötesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden sözde özerklik haritalarına omuz vermekten çekinmedi. Barrack, fotoğrafın ardından gelen tepkiler üzerine bu haritanın Türkiye'yi hedef almadığını savunduysa da, Mazlum Abdi ile yaptığı görüşmenin ardından bölgede yeni çatışmaların çıkması dikkatlerden kaçmadı. Ziyaretin gerçekleştiği gün hava kararınca YPG, Suriye ordusuna saldırmış ve saldırının hemen ardından jet hızıyla bir ateşkes ilan edilmiştir. Bu durum, ABD’nin terör örgütünden vazgeçmediğini, aksine onu Türkiye’ye "uygun" bir forma sokarak Suriye’nin kuzeyinde kalıcı kılmaya çalıştığını, hatta bu özerkliği Türkiye’ye bir model olarak önerdiğini kanıtlamıştır.
Aralık 2025'te düzenlenen 23. Doha Forumu'nda katıldığı bir panelde Barrack, bölgeye dair asıl siyasi vizyonunu açıkça ortaya koymaya başladı. Orta Doğu'da demokrasinin işlemediğini, bölgede en iyi çalışan yönetim biçiminin "monarşi" olduğunu savunan Büyükelçi, bu görüşleriyle diplomatik çevrelerde büyük tartışma yarattı. Barrack'a göre Batı tipi yönetim biçimleri bölgenin DNA'sına aykırıydı ve istikrarın anahtarı geleneksel otoritelerde gizliydi. Milli menfaat analizinde bu çıkış, Türkiye gibi köklü bir cumhuriyet geleneğine sahip bir ülkeyi, demokratik meşruiyetinden koparıp bölgedeki "merhametli monarşiler" kuşağına eklemleme çabasının ilk sinyali olarak kayıtlara geçti.
2026 yılına gelindiğinde Barrack, Türkiye’deki "Terörsüz Türkiye" sürecine "hayran olduğunu" belirterek, Erdoğan ve Fidan’ın Öcalan ile kurduğu iletişimi "harika bir iş" olarak niteledi. Hakan Fidan ve İbrahim Kalın'ın Kürtlerle ilişki kurma konusundaki başarısını öven Büyükelçi, "Bu süreç, Kürtlerin kendi yaşamlarını belirlemesine imkan tanıma fırsatı" diyerek sürecin uluslararası desteğine vurgu yaptı. Ancak bu desteğin altındaki asıl zehir, "Suriye bunun harika bir örneği oldu" sözlerinde gizliydi; zira Suriye'deki terör destekli özerk yapıyı Türkiye için "harika bir örnek" olarak sunmak, milli birliğimize yönelik en açık diplomatik tehditlerden biriydi. Barrack, dört büyük ülke arasındaki "yanlış anlamaların" bu yolla çözüleceğini savunarak Kürtler için büyük bir umut beslediğini ifade etmiştir. Bu vizyon, Türkiye’yi PKK’yı tasfiye eden değil, PKK’nın siyasi taleplerini "millet sistemi" adı altında meşrulaştıran bir yola itmeyi amaçlıyordu.
Nisan 2026’da Antalya’da yaptığı son çıkışla Barrack, Doha’daki monarşi övgülerini bir adım daha ileri götürerek bölgeye dair o sert "güç" doktrini ilan etti. Cuma günü yaptığı konuşmada, "Orta Doğu'da işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleri oldu: Ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar" diyen Barrack; demokrasi pelerini giyen ve insan hakları adına üzerine gidilen ülkelerin ise başarısız olduğunu savundu. Üstelik bu küstah sözler sarf edilirken Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da orada bulunması, durumun vahametini bir kat daha artırdı. Kendini adeta bir müstemleke valisi sanan bu emlakçı, Atatürk’ün kurduğu bu ülkede demokrasiyi eleştirmekten ve açıkça monarşi gömleği biçmekten geri durmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti bir şahıs devleti değil, tam bağımsız bir demokrasidir; kimsenin monarşi laboratuvarı değildir.
Bu durum, "itibar karşılığı stratejik taviz" pazarlığıdır; Barrack, Türkiye'nin jeopolitik ağırlığını Trump'ın hamlesiyle sisteme eklemlerken, Ankara'nın bağımsız oyun kurucu rolünü monarşi soslu bir "istikrar merkezine" dönüştürmeyi hedeflemektedir.
Ancak bu emlakçının Türkiye’ye geldiği günden beri AKP hükümetinden yeterli uyarı ve ikazı almamış olması, ona Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine dil uzatma cesareti vermiştir. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyette monarşi güzellemesi yapmak en hafif tabiriyle hadsizliktir.
Biz bu sözlerin sahiplerinin rüyalarını yüz yıl önce kabusa çevirmiş bir milletiz.
Tom Barrack'ın "istenmeyen kişi" (persona non grata) ilan edilmesi için daha ne yapması gerekmektedir? Daha önce defalarca benzer küstahlıkları yapanların akıbeti gibi, Barrack'ın da bu topraklarda istenmeyen adam ilan edilmesi milli bir haysiyet meselesidir.
