Bahçeli, Apo, Abdi ve Parçalanmış Türkiye
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en karmaşık ve beka kavramının bizzat devletin zirvesi tarafından tartışmaya açıldığı bir dönemden geçmektedir. On yıllardır binlerce şehit verme pahasına yürütülen terörle mücadele stratejisi, bugün yerini ne idüğü belirsiz bir "muhataplık" tiyatrosuna, hukuk dışı statü arayışlarına ve terör örgütü elebaşlarının "devlet danışmanı" seviyesine yükseltildiği bir illüzyona bırakmıştır. 15 Nisan 2026’da Şam yönetimi ile SDG/PKK arasında imzalanan ve fiilen özerk bir yapılanmayı meşrulaştıran mutabakat, Türkiye’nin güney sınırlarında bir "terör devleti" kurulmasının son tuğlası olmuştur. Bu dışsal tehdit kadar vahim olanı ise, içeride bizzat iktidar ortağı Devlet Bahçeli eliyle yürütülen ve Türk hukuk sistemini, milli onuru ve devlet ciddiyetini yerle bir eden "koordinatörlük" hamlesidir.
Teröristin Ayağına Giden İrade
Cumhuriyet tarihinin en büyük utanç tablolarından biri, bugün "devlet aklı" adı altında sahnelenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, elinde on binlerce insanın kanı bulunan bir terör örgütünü muhatap alması, sadece bir siyasi tercih değil, devletin varlık sebebine ihanettir. Daha da vahimi, kırmızı bültenle dünyanın her yerinde aranan teröristlerin ayağına gidilmesi, devletin egemenlik haklarının bizzat yetkililer eliyle çiğnenmesidir. İddialara göre, bu terör baronları önce ABD özel temsilcileri ile gizli kapılar ardında görüşüp icazet almakta, ardından Türkiye’nin oluşturduğu gizli kanallar vasıtasıyla, bir terör elebaşının tutuklu bulunduğu İmralı Cezaevi’ne adeta "özel misafir" gibi getirilmektedir. Kırmızı bültenle aranan bir suçlunun, yargı önüne çıkarılmak yerine devlet eliyle bir başka suçluyla istişare etmesi için cezaevine taşınması, hukuk devletinin tabutuna çakılan son çividir.
Terörün "Koordinatörlük" Makamına Terfisi
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin 5 Mayıs 2026’da TBMM grup toplantısında yaptığı, siyaset kulislerinde "tektonik bir kayma" olarak adlandırılan çıkışı, Türkiye’nin kırmızı çizgisini bizzat elleriyle silmesidir. Bahçeli’nin, bebek katili Abdullah Öcalan için önerdiği "Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü" sıfatı, aslında "yasal olmayan ama siyasal olan" fiili bir af arayışıdır. Türk Ceza Kanunu ve İnfaz Yasası uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir terör elebaşının, cezaevi hiyerarşisinden çıkarılıp devlete yol gösteren bir "memur" veya "danışman" statüsüne sokulması, sadece bir hukuk skandalı değil, devletin teröre teslimiyetidir. Alparslan Türkeş’in eski özel kalemi Şevket Bülend Yahnici’nin de haklı olarak sorduğu gibi; bir teröriste 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun hangi maddesiyle, hangi "eski hükümlü" kadrosuyla makam verilecektir? Bu, açıkça hukuka aykırı bir zorlamadır ve bu adımı atan siyasetçiler ile bürokratlar, iktidar değiştiği veya süreç çöktüğü gün kendilerini "görevi kötüye kullanma" ve "suçu övme" suçlarından yargı önünde bulacakları bir hukuki intihara sürüklenmektedir.
İmralı’daki Küstahlık
Sürecin vahameti, sadece Ankara’nın teklifleriyle sınırlı değildir. İmralı’dan sızan görüşme tutanakları, devletin kimlerin elinde oyuncak edildiğini gözler önüne sermektedir. Terör elebaşı Öcalan’ın, "Devlet ciddiyeti var sandım ama bir buçuk yıldır kimi oyalıyorlar? Örgütü feshetmişim, yeter artık" şeklindeki küstah ifadeleri, bir mahkûmun devletle eşitler arası bir pazarlıkta olduğunu zannetmesinin ötesinde, devlete ayar verme cüretini göstermektedir. Öcalan’ın savurduğu tehditler ise bardağı taşıran son damladır: "Son denemeyi yapacağım. Eğer gerekenler yapılmazsa çekileceğim" diyerek devleti kaosa sürüklemekle tehdit eden katil, aynı zamanda içerideki işbirlikçilerine de talimat yağdırmaktadır. Selahattin Demirtaş’a "Ya katkı sunacak ya da ağzını kapatacak, kapatmazsa ben kapatacağım" diyerek posta koyması, Türkiye Cumhuriyeti’nin........
