İsrail ne yapıyor?
İsrail bir garnizon devleti. Neredeyse kurulduğundan beri savaşıyor. Kastım sadece 1948, 1967, 1973, 2006, 2024, 2025 ve 2026 savaşları değil. Zira Filistinliler dirençli bir toplum. Daha doğrusu oransal olarak giderek azalsalar da genel de yanlış stratejiler uygulasalar da Filistinlilerin bir kısmı kararlılıkla direniyor.
Direnişçiler İngiliz sömürge döneminden beri günün koşullarına göre eylemler yapıyorlar. Canlı bomba saldırılarından gerilla savaşına, füze saldırılarından çocukların İsrail askerlerine taş attığı intifadaya kadar çok geniş yelpazede gerçekleştirilen bu eylemler, savaşı dayanılmaz kılıyor.
İsrail bitmeyen savaşlar ve Filistinlilere yaptığı katliamlar yüzünden doğal olarak Arap dünyasından hatta İslam dünyasından dışlanmıştı. Uzun yıllar sadece Türkiye ve İran diplomatik olarak tanıdı İsrail’i. Bu ülkelerde savaşlarda hep Araplardan yana oldular. Ama İsrail’in var olma hakkını inkar etmediler, geçici süreler dışında ilişkilerini kesmediler.
Tel Aviv bu dışlanmışlığı aşmak için ilk hamleyi 1970’lerde yaptı. 1973 savaşında Mısır’a planlı bir zafer kazandırdılar. 1967 savaşında aldıkları Sina Yarımadasını geri vererek en güçlü Arap devleti olan Mısırla anlaşma imzaladılar. İsrail’in tanınması anlamına gelen anlaşmadan sonra Mısır Arap dünyasından dışlandı ve Enver Sedat öldürüldü. Devrimden sonra İran’ın diplomatik ilişkileri kesmesi İsrail’i daha da yalnızlaştırdı. 1980’lerde başlatılan intifada psikolojik üstünlüğün Filistinlilere geçmesini sağladı.
1993 senesinde FKÖ’yle, İsrail’in bağımsız Filistin’e yani iki devletli çözüme onay verdiği Oslo Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma aynı zamanda FKÖ’nün İsrail’i tanıması anlamına geliyordu. Bu anlaşmadan sonra FKÖ zayıfladı İsrail’in varlığına karşı olan HAMAS güçlendi. 1994 yılında Ürdün’de İsrail’i tanıdı. Bahse konu tanımalar halklara sirayet etmediğinden İsrail’in istediği sonuçları doğurmadı.
1990’larda yaşanan iki gelişme İsrail-Filistin ilişkilerinde belirleyici oldu. Bunlardan ilki SSCB’nin dağılmasından sonra başlayan göçtür. Bu göçle İsrail’e iki milyondan fazla Yahudi geldi. İsrail’i Avrupa’dan gelen, bir kısmı zengin, bir kısmı eğitimli Yahudiler kurdu. Kuruluştan SSCB’nin dağılmasına kadar olan dönemdeki göçmenler Arap ülkeleri, Avrupa, Amerika ve Afrika kökenliydi. Afrikalıları hariç tutarsak diğerleri zengindi, eğitimliydi, geldikleri toplumun kaymak tabakasıydı. Beraberlerinde sadece tecrübelerini değil finansman da getirdiler.
Oysa SSCB ve Doğu Bloku kökenli göçmenler, komünist devletlerden geldiklerinden fakirdiler. Hiçbir şeyleri yoktu. Aldıkları eğitim, edindikleri tecrübe SSCB ile birlikte berhava olmuştu. Bu insanlar dinlerini ve milliyetlerini, kendilerini diğer halklardan ayrıştırarak ‘’Biz üstünüz’’ inancıyla korumuşlardı. Büyük kısmı seküler ve ırkçı seviyesinde milliyetçiydi. Onlar için Filistinliler doğal rakipti. İki devlet kabul edilemezdi. İsrail genişleyerek Batı Şeria ve Gazze’yi yutmalıydı. Taze göçmenler veya İsrail’in kullandığı terminolojiyle yerleşimciler, ancak bu topraklar onlara dağıtılırsa önceki göçmenlerin gelir düzeyine ulaşabilirler.
İsrail’i kurulduğundan 1977’ye kadar sol görüşteki İşçi Partisi, 1977’den 1996’ya kadar bazen merkez sağ bazen merkez sol partiler idare etti. Natenyahu’nun liderliğindeki aşırı sağcılar, ilk kez iktidara 1996’da taze göçmenlerin oylarıyla geldiler. Bu tarihten sonra merkez partiler erirken, aşırı sağ (Ortodoks Yahudilerden seküler milliyetçilere, Siyonistlerden aşırı dindar gruplara kadar çok geniş bir yelpaze) güçlendi. İsrail, aşırı sağ güçlendikçe daha saldırgan politikalar takip etti ta ki 2006 senesinde Hizbullah tarafından püskürtülene kadar.
İkinci gelişme FKÖ’nün ve Arap ülkelerindeki Filistinlilerin, Kuveyt’i işgal eden Saddam’ı desteklemesidir. Bu desteğe kadar Arap devletleri FKÖ’yü destekliyorlardı. Bu tarihten sonra Saddam’a karşı olan Arap devletleri FKÖ’den desteklerini çektiler. Filistinli göçmen almayı durdurdular. Hem bu gelişmeler hem aşırı sağın yönetimindeki İsrail’in artan baskıları hem de Arap ülkelerine göçün azalmasıyla artan fukaralık, siyasal İslam’ın temsilcisi olan HAMAS’ı güçlendirdi. İsrail’de aşırı sağın, Filistin’de HAMAS’ın güçlenmesi barış ve anlaşma zeminini bitirdi.
Gazze katliamı sırasında çeyrek milyon yüksek gelirli ve iyi eğitilmiş İsrailli kalıcı olarak ülkeyi terk etti. İran savaşı başladıktan sonra yaklaşık 600 bin kişi yurtdışına gitti. Gidenlerin ne kadarı geri dönecek bilinemez ama savaş uzadıkça ve alınan hasar yükseldikçe geri dönecekler azalacaktır. İlaveten İran’ın dişlerinin sökülemeyeceği gözüküyor. Bu İsrail’in hiçbir zaman güvende olmayacağı anlamına gelir ki bu da geri dönüşleri azaltacaktır. Bu göçler İsrail’i başta beşeri güç olmak kaydıyla her açıdan zayıflatıyor.
Katliam şeklini alan, sivilleri öldürmekten çekinilmeyen savaşlar orduyu tüketiyor. Subay istifalarının arkası kesilmiyor. Yurtdışına gidişlerin belli başlı sebeplerinden biri askere gitmemek. Askerlerin bir kısmı istekli savaşmıyor. Genelkurmay Başkanı ‘’Ordu çöküyor’’ açıklamasını boşu boşuna yapmadı.
Hükümetin çöküşü durdurmak için almayı düşündüğü tedbirler; zorunlu askerlik süresini uzatmak, Afrika’dan paralı asker getirtmek ve psikolojik nedenlerle muaf tutulanları askere almak. Bu tedbirler bugünü kısmen kurtarabilir ama çöküşü durduramaz, bilakis yurtdışına göçü hızlandırır. Bir zamanlar Yahudilerin güvenli yuvası olan İsrail, giderek başka ülkelere gidemeyenlerin zorunlu olarak yaşadığı bir ülkeye dönüşüyor.
İsrail’in en büyük gücü Yahudi lobisiydi. Yahudi lobisi, dünyanın her tarafına yayılmış olan Yahudilerden ve soykırımdan sonra Yahudileri destekleyen, onlara sempati besleyen kitlelerden oluşuyor. İsrail takip ettiği yanlış politikalarla ‘’soykırıma uygulayan Yahudileri, devletleri soykırım yapan bir ulusa’’ dönüştürdü.
Amerikan kamuoyunun %90’dan fazlası İsrail’in destekliyordu. Gazze katliamıyla düşmeye başlayan bu oran martın son haftası itibariyle %50’nin altında. Son anketlere göre ahalinin %53’ü, 30 yaşın altındaki gençlerin %66’sı İsrail’in desteklenmesine karşı. Bu karşıtlık Avrupa’da, Rusya’da, Afrika’da ve Çin’de çok daha yüksek. İslam ülkelerinde hem oran %90’dan fazla hem de yaygın olan duygu hali karşıtlık değil düşmanlık. Artık İbrahim anlaşmalarıyla Ortadoğu’yu barışa kavuşturmak ve İsrail’i Arap ülkelerine entegre etmek imkansız.
İzlenen bu politikaların sonunda Büyük İsrail’e ulaşılamayacak. İsrail giderek fakirleşecek, yalnızlaşacak. Yurtdışı desteği azalacak. İzole bir devlete dönüşecek.
