menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tom Barract'ın Türkiyesi

10 0
tuesday

Tom Barract,Türkiye'ye iki şey öneriyor, bir ulus devletten,iki demokrasiden vazgeçin diyor. Birincisi için federalizmi, ikincisi için monarşiyi(tek adam-krallık yönetimi) teklif ediyor. Teklif kelimesi biraz hafif kalır dikte etmeye çalışıyor desek daha doğru olur.

Gerekçelerini söylerken de bunun ABD-İsrail menfaatlerine daha uygun olduğunu söylemekten imtina etmiyor. Ulus-devlet güçtür, güçlü olmayın, yetkileri dağıtmak,devlet gücünü paylaştırmak işimizi zorlaştırmaktır, bizi tek kişiyi ikna etmek varken,meclisle, yargı ile hatta askerle uğraştırmak zorunda bırakmayın diyor. Yıllar önce G.Fuller de benzerini söylemişti.Tek adam düzeni ABD ile bir kişinin sınır tanımayan hırslarının buluşmasının sonucudur.

İslam dünyasında demokrasi olmaz, çünkü İslam kadın erkek eşitliğini, din değiştirmeyi yasaklıyor, hatta ölümle cezalandırıyor şeklindeki iddialar yeni değil. Batı'dan gelen her şeye Hıristiyan boyası çalıp karşı çıkan bir kısım din adamları da buna çanak  tutuyor.Gerçekte cinsiyet eşitsizliği dinin bir mesajı değil, onu yorumlayanların görüşüdür. Her yorum çağının kültürü,gelenekleri,ruhu ile bağlıdır.Dinin ne dediğini ancak bir kültür ile anlarsınız. Kültür değişmeleri yorumları da değiştirir. Değişim sosyolojik bir realitedir. Zamanın değişmesi ile ahkamın değişmesini söyleyenler bu  toplusal gerçeklikten hareket etmişlerdir.

Din değiştirme yasağının kaynağı ise, Hz.Ebubekir döneminde devlete zekat vermeyi reddeden kabilelere karşı başlatılan Ridde Savaşlarıdır. Bu Savaşlardan hareketle fıkhın bir kaidesi haline getirilmiştir. Bugün bunun bir dinden çıkma değil, devlete baş kaldırma olduğu, üzerlerine bunun için gidildiği fikri ağırlık kazanmıştır. Nitekim sonraki yıllarda  devlet zekat toplamaktan vazgeçerek, herkesin kendine bırakmıştır.Din gönül işidir kimse zorla bir din içinde tutulamaz. Mürtedi öldürmek de dinin değil bir dönemin din idrak ve anlayışının bir sonucudur.

Rejimler, yönetim biçimleri tarihi süreçler ve insanlığın yaşadığı tecrübelerin bir sonucudur. Demokrasi de öyledir. İnsanlık yetkiyi tek elde toplamanın mahsurlarını görmüş, birbirini denetleyen, sınırlayan mekanizmalar geliştirmiştir. Kuvvetler ayrılığı öyle bir tecrübenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, insanlığın hiç bir tecrübesi sadece bir dine veya bir topluma mal edilemez. Bu işin demokrasi ile ilgili cephesidir.

Diğer yandan devletin merkezileşmesi de birçok toplumsal faktörün bir araya gelmesi ile oluşmuştur; parçalanmalar, bölünmeler, kanlı boğuşmalar, kardeş kavgaları yeni bir devlet ve yönetim anlayışını zorunlu kılmıştır. Osmanlılara gelinceye kadar Türklerde devlet hanedanın ortak malıydı. Hükümdar ölünce, devlet kardeşler arasında bölünmekte, bazen de kanlı savaşlara sahne olmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında böyle bir boğuşma olmadıysa da Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt'ın yenilmesinden sonra  kardeşler arasında fetret dönemi dediğimiz kavgalar oldu. Sonraki yıllarda Cem Sultan'ın isyanı da böyle bir anlayışın sonucuydu.İşte bu tecrübe devleti hanedanın mülkü olmaktan çıkarıp, tek kişinin,hükümdarın mülkü haline getiren  fatih Kanunnamesindeki  kardeş katlini doğurdu. Devletin parçalanmaması için kundaktaki şehzadeler bile feda edildi. Devletin tekliği, bölünmezliği bu milletin hafızasında altı yüz yıllık bir derinliğe sahiptir. Eyalet sistemi ise o çağda iletişimin, seyahatin, mesafelerin büyüklüğü nedeniyle şartları dayattığı bir zorunluluktu. 19. asrın ortalarına doğru seyahatlerin kolaylaşması, mesafelerin kısalmaya başlaması ile birlikte Vilayetler Kanunnamesi ile -eyalet sisteminden- vazgeçilerek tamamen üniter devlete geçildi. Osmanlının vazgeçtiği eyalet sistemini emellerine alet edenler hem yalan söylemekte, hem Osmanlı'ya bühtan da bulunmakta, hem de tarihi akışın insanlığı getirdiği noktadan ülkeyi geriye götürmek istemektedirler.

Devletin bekası için -kardeş katline- cevaz verilir mi, hele daha sütten kesilmemiş bebekler öldürülür mü? bu ayrı bir bahis ve yazı konusudur. Buradan anlaşılması gereken kültürümüzde devletin birliğine verilen önemin kardeşliğin bile önünde olduğunun kavranmasıdır. Yoksa bu kanun ve ona yol veren fetvaları savunmak değil. Şöyle bir olay anlatılır: İmam-ı Azam döneminde fakihlere şu soru sorulur; elinde şarap şişesi ile evine giden kişiye içki haddi(cezası) uygulanır mı uygulanmaz mı? Soruya muhatap olan bütün fakihler/hukukçular, içki alıp eve götürdüğüne göre içmek için götürmektedir diyerek ceza uygulanacağını söylemişlerdir. Aynı soru büyük imama da sorulmuştur, cevabı müthiştir: elinde içki şişesi ile evine gidene içki cezası verilmez, belki dökecek, belki sirke yapacak, belki başka amaçla kullanacaktır. Siz aletini, uzvunu üzerinde taşıyor diye bir kişiye peşinen zina cezası verir misiniz? İnsan onunla meşru münasebette de bulunur, gayri meşru münasebette de. Bu fetva doğmamış, eyleme geçmemiş hiç bir düşünceye niyet okuma yoluyla ceza verilemeyeceğini gösterir. İslam dünyasında İmam-ı Azam çizgisi hakim olsa çok muhtemeldir  ki, bu iç yakıcı cinayetler ve onlara yol veren fetvalar da olmayacaktı.

Tom Barract, tarihi tecrübenizi, inançlarınızı, ülke birliğinizi bir taraf bırakın, hatta insanlığın geldiği aşamayı da boş verin,  on asır öncenin dünyasına dönün, Türkiye diye bir şey bırakmayın, vatandaşı yeniden teba yapın diyor. Ülkeyi yönetenler de kös kös dinliyor, üzücü ve endişe verici olan da budur!


© Habererk