menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mezhebin gölgesinde kaybolan vicdan

18 0
07.04.2026

Bu coğrafyada ateş hiçbir zaman sönmez; sadece isim değiştirir. Dün kutsal denilen, bugün mezhep diye bağırılır. Ama hakikat hep aynıdır: Ölen yine insan, kazanan yine güç sahipleri.  

En büyük yalan, en kutsal kavramların içine saklanır. İnanç, insanı yüceltmek için vardır; fakat kirli hesapların eline geçtiğinde, insanı insana kırdıran bir silaha dönüşür. İşte bugün yaşadığımız tam da budur: Vicdanın yerine aidiyetin, aklın yerine körlüğün geçtiği bir çağ…  

Bugün Türkiye’de bir kesim, Ortadoğu’daki çatışmalara insan gözüyle değil, mezhep gözlüğüyle bakıyor. İran’ın zarar görmesini bir “hesaplaşma” gibi izleyenler var. Oysa görmedikleri, görmek istemedikleri bir gerçek var: O topraklarda en kalabalık unsurlardan biri Türklerdir. Yanan şehirlerde, dağılan ailelerde, toprağa düşen canlarda bizim de payımız vardır.  

Peki soralım: Mezhep uğruna soydaşına sırt çeviren bir anlayış, hangi vicdana sığar? Aynı kökten gelen insanın acısına kayıtsız kalan bir kalp, hangi inancın temsilcisi olabilir? Daha da ötesi; nasıl olur da bir Müslüman, sırf mezhebi farklı diye, emperyal güçlerin zulmüne sessiz kalır? Hangi akıl, hangi iman bunu meşru görebilir? Bugün Türkiye’de insanlar, İran meselesi üzerinden ikiye bölünmüş durumda. Bu bölünme, bir fikir ayrılığı değil; bilinçli olarak derinleştirilen bir yarılmadır. Çünkü ayrışan toplum, kolay yönetilir. Parçalanan zihin, gerçeği göremez.  

Oysa dışarıdan bakan güçler için hiçbirimizin farkı yoktur. Kimin neye inandığı değil, ne kadar bölündüğü önemlidir. Mezhep üzerinden kavga eden her toplum, kendi iradesini başkasına teslim eder. İşte bu yüzden laiklik, bu toprakların sigortasıdır. Laiklik; inancı yok etmek değil, onu kirli ellerden kurtarmaktır. Devleti, mezheplerin savaş alanı olmaktan çıkarıp, adaletin çatısı haline getirmektir. Çünkü mezhep ateşi bir kez devleti sararsa, geriye sadece küller kalır.  

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, bugün bir temenniden öte bir zorunluluktur. Bu söz, romantik bir hayal değil; bu kanlı coğrafyada ayakta kalmanın tek akılcı yoludur. Unutulmamalıdır ki; mezhep adına kin kusan her dil, bu ülkenin haritasına çekilmiş bir çatlak gibidir. O çatlak büyürse, sadece sınırlar değil, vicdanlar da parçalanır. Ve en acı gerçek şudur:  

Bir gün herkes anlar… Ama o gün geldiğinde, kaybedilen sadece toprak değil; insanlık olur.


© Habererk