menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dün Humeyni, bugün sessizlik siyasi İslamcılığın çifte standardı

17 0
16.04.2026

1979’da Ruhullah Humeyni öncülüğünde gerçekleşen İran İslam Devrimi, sadece İran için değil, tüm bölge için bir kırılma noktasıydı. O günlerde Türkiye ise kendi içinde derin bir kaos yaşıyordu. Sokaklar sağ-sol çatışmalarıyla yanarken, bir de kendini “İslamcı” olarak tanımlayan üçüncü bir hat vardı. Bu hat kendilerini islamcı olarak taktım etmektedirler.

İşte o dönemde bu islamcı kesimin önemli bir bölümü, Humeyni’ye sadece sempati duymadı; onu adeta bir “rehber” olarak gördü. “Humeynici” olmak, bazı çevrelerde bir övünç vesilesiydi. İran’daki devrim, onlar için bir umut, bir model, hatta bir idealdi.

Bugün aynı çevrelerin, bu siyasi islamcıların önemli bir kısmı, İran söz konusu olduğunda derin bir sessizliğe bürünüyor. İsrail Filistin’de bir soy kırım  gerçekleştirirken, eleştiriler çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Amerika Birleşik Devletleri ise neredeyse hiç hedef alınmıyor. Buna karşın İran’a yönelik eleştiriler çok daha sert ve açık.

Bu tablo doğal olarak şu soruyu gündeme getiriyor:

Dün örnek alınan bir hareket, bugün neden hedef haline geldi?

Resmî gerekçe çoğu zaman “mezhep farkı” olarak sunuluyor. Ancak bu açıklama, yaşanan dönüşümü izah etmekte yetersiz kalıyor. Çünkü mesele sadece mezhep olsaydı, geçmişteki o güçlü sahiplenmenin de yaşanmaması gerekirdi.

Daha derinde başka dinamikler olduğu açık. Siyasi pozisyonlar, ulus değiştikçe, dünün “kahramanları” bugün “tehdit” olarak sunulabiliyor. Bu da bize şunu gösteriyor:

İlkesel duruş yerine konjonktürel tavır hâkim olunca, söylemler hızla değişebiliyor.

Bir diğer dikkat çekici nokta ise milliyet meselesi. Türkiye’de siyasi islam cı çevreler, Türk kimliği söz konusu olduğunda son derece mesafeli hatta zaman zaman küçümseyici bir dil kullanırken, başka kimliklere karşı aynı hassasiyeti göstermeyebiliyor. Bu çifte standart da toplumda ciddi bir güven sorunu oluşturuyor.

Öte yandan Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet değerlerine yönelik eleştirilerin, bu Dinci çevrelerde adeta bir “siyasi refleks” haline gelmesi de dikkat çekici. Bu durum, ideolojik duruşun yer yer tarihsel hesaplaşmaya dönüştüğünü düşündürüyor.

Sonuç olarak karşımızda net bir tablo var:

Dün başka, bugün başka konuşan; eleştiriyi seçici kullanan; ilke yerine konjonktüre göre pozisyon alan bir yaklaşım…

Oysa tutarlılık, bir fikrin en önemli sınavıdır.

Dün alkışladığını bugün yok saymak,

Bugün sessiz kaldığını yarın yüksek sesle eleştirmek…

Bunlar sorgulanmadan, sağlıklı bir düşünce zemini kurulamaz.

Ve belki de en önemli soru şudur:

Gerçekten neye inanılıyor, yoksa sadece rüzgâra göre mi yön belirleniyor?


© Habererk