Geleceğin cahili kim olacak?
Son zamanlarda, bilhassa edebiyat çevrelerinde bulunduğum toplantılarda, gençlerle konuşurken, bazen bir dergi masasının etrafında çaylarımız soğuyuncaya kadar uzayan sohbetlerde dönüp dolaşıp aynı soruya geliyoruz. Şair biraz tedirgin, romancı öfkeli görünmeye çalışıyor, yayıncı her zamanki gibi hesabını kitabını yapıyor; hocalar öğrencinin önlerine koyduğu metni gerçekten kendisinin yazıp yazmadığını anlamaya uğraşıyorlar.
Gazetecilerin bir kısmı ise meseleyi henüz tam kavrayabilmiş değil; belki de biz gazeteciler, başımıza gelen felaketleri önce haber yapıp sonra anlamak gibi eski bir alışkanlığa sahibiz.
Soru şu: Yapay zekâ edebiyatı öldürecek mi?
Bilmiyorum. Fakat bir süredir başka bir şeyden korkuyorum: Edebiyat ölmeden önce, edebiyat okuru ortadan kalkabilir mi?
İki soru birbirine benziyor gibi görünse de öyle değil. Hatta ikincisi, benim için çok daha ağır.
Geçenlerde okuduğum bir yazı, uzun zamandır zihnimin bir yerinde dolaşan bu endişeyi yeniden önüme koydu. İnsanlık tarihinde okuma dediğimiz şeyin sandığımız kadar tabii, ezelî ve vazgeçilmez bir alışkanlık olmadığını hatırlatıyordu.
İnsan binlerce yıl anlattı. Dinledi. Ezberledi. Ateşin başında hikâye kurdu, destanı hafızasında taşıdı, oğluna-torununa anlattı, o da kendi oğluna… Bilgi bazen bir ihtiyarın dilindeydi, bazen bir ozanın kopuzunda, bazen bir annenin çocuğuna gece yarısı anlattığı masalda.
Sonra yazı geldi. Kitap geldi. Matbaa, kütüphane, gazete, dergi… Ve insanın yalnızca bilgiye ulaşma biçimi değişmedi; insanın zihni değişti. Bunu bugün biraz unutuyoruz.
Okumak bize yalnızca birtakım şeyler öğretmedi. Bizi, belki farkında bile olmadığımız bir biçimde terbiye etti. Uzun bir cümlenin başıyla sonu arasında kaybolmadan yürümeyi, bir fikri hemen tüketmeden onun peşine düşmeyi, bir itirazı zihnimizin bir köşesinde günlerce bekletmeyi, yüz sayfa sonra karşımıza çıkan küçücük bir ayrıntının yüz sayfa önce okuduğumuz bir cümleyle akrabalığını sezebilmeyi öğrendik.
Sabır mıydı bunun adı? Belki. Fakat yalnızlık da vardı işin içinde…
Düşünüyorum da, bir insanın eline bir kitap alıp saatlerce sessizce oturması ne kadar tuhaf bir insan davranışıdır. Karşısında konuşan yok. Görüntü akmıyor. Müzik yok. Birileri üç saniyede bir “buradayım” diye dürtmüyor sizi. Telefon titremiyor. Ekran parlamıyor. Sadece kelimeler var ve bir de kendisi...
Anna Karenina’nın yüzünü Tolstoy çizmedi........
