menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mekke Ortak Savunma Anlaşmasına Göre Koruma Hakkı ve Zorlukları

2 0
latest

Koruma hakkı derken devletlerin kendi egemenlikleri çerçevesinde yer alan ve resen kullanılan koruma yetkisini ifade etmekteyim. Asıl güncel konumuza girmeden önce kısaca bu kavram üzerinde durmak istiyorum. Bu yetkiye genel olarak Roma Hukukunda “Jus (ius) protectionis” yani “Koruma yetkisi” denilmektedir. Bu yetki tahmin edileceği üzere çok yönlüdür. Mesela bir devletin, başka bir ülkenin egemenlik alanında yaşayan vatandaşlarının haksızlığa uğraması, temel haklarının sistematik ihlal edilmesi halinde “Jus protectionis” yani “Diplomatik koruma hakkı” saklıdır. Devletler güçlerine göre gerekli müdahaleyi bu kavram çerçevesinde yaparlar. Diğer yandan, bir devletin başka bir devletin egemenlik alanında yaşayan vatandaşlarını askerlik, kamu düzeni vb gerekçelerle çağırması yetkisine “Jus avocandi” yani “Çağırma Hakkı” denilmektedir. Bizim bugün üzerinde duracağımız asıl yetki alanı ise bir devletin insani krizleri, tiranlığı engellemek veya müttefiklerini korumak amacıyla bir başka devletin egemenlik alanına müdahale etme hakkı veya yetkisidir. Bu uluslararası literatürde“Jus interventionis” kavramı olarak kullanılmaktadır. Ayrıca uluslararası hukukta devletlerin kendilerini meşru müdafa haklarını “Jus defendendi” yani kendini koruma ve savunma hakkı kavramı ile ifade etmekteyiz. Ki bu kavram devletlerin doğrudan kendilerini savunma hakkını (Meşru müdafaa) hakkını ifade etmektedir. Bu kavramları mutlak kabul gören amir hükümler olarak ifade etmiyorum. Sadece kavramsal ve deneyimsel olarak tarihi süreçte bu kavramlar ve bu kavramları doğuran ya da bu kavramlara dayanan “Müdahale ve savunma eylemleri” söz konusudur. Dünya kamuoyu bu kavramlara yabancı değildir. Yine şu yanlış anlamaya da sebebiyet vermeyi istemem, bu kavramlar ile kurulan uluslararası düzene her devlet uymaktadır, sadece kural dışı faaliyet yürürken ve tasarrufta bulunan devletlere müdahale edilmektedir. Tamamen bu cümlenin tersi uygulamaları ve politikaları geçmişte gördüğümüz gibi bugün giderek artan yoğunlukta görmekteyiz. Zira uluslararası denge bir nevi uluslararası jüristokrasi ile kurulan ve kaynağını hukuktan alan bir mahiyette değildir. Aksine önce güç vardır; ardından söz, hukuk, tasviri diğer tasarruflar vardır.

Bu yazıda uluslararası hukukun çerçevesi ile gücün çekirdeği arasındaki ilişkileri kısmen analiz etmeye çalışacağız. Diğer yandan da salt gücün empoze ettiği hukuku vurgulayacağız. Bütün bu durumların yol açtığı sonuçları anlamaya çalışacağız. Özellikle de bizim taraf olduğumuz Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve bölgede gelişen yeni olaylar ile ilişkileri üzerinde duracağız.

MEKKE ANLAŞMASI VE JUS İNTERVENTİONİS

Bir devletin insani krizleri, tiranlığı engellemek veya müttefiklerini korumak amacıyla bir başka devletin egemenlik alanına müdahale etme hakkı veya yetkisini ifade eder. uluslararası literatürde“Jus interventionis” kavramı lingua franca’dır. Bu bir hukuki yetki olduğu kadar, güç dengeleri, çatışmaları ve ittifakları çerçevesinde ortaya çıkan durumun açık ifadesidir. Mekke Anlaşması çerçevesinde diğer bir uluslararası ilişkiler ilkesi “Ahde vefa” (Pacta sunt servanda) ilkesidir. Bu da devletlerin imzaladıkları anlaşmalara sadık kalmasını, anlaşma hükümlerine uyması zorunluluğunu ifade eder.

İster hukuki çerçevesi olsun isterse olmasın gücü yeten bir devletin başka bir devletin egemenlik alanındaki çatışmalara, olaylara müdahale etmesi yeni bir güç dengesi, yeni bir hukuki ve ekonomik düzen yaratır. Aynı şekilde ahde vefa ilkesi çerçevesindeki müdahale (yetkisi) de nihayetinde bir güç meselesidir. Bu iki ilkenin mezcedilmesi ile oluşan müdahale çok yönlü sonuçlar doğuracaktır.

HUKUKİ ÇERÇEVEDEN SAHAYA BAKIŞ

Bilindiği üzere Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında 07 Ağustos 2026 tarihinde orijinal adıyla “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşmanın adından anlaşılacağı üzere bu tamamen ortak savunmayı hedefleyen bir anlaşmadır. Bu anlaşma kapsamında taraf devletler birine yönelik herhangi bir saldırganlık eylemini anlaşma taraflarının her birine yönelik bir eylem olarak değerlendirmeyi taahhüt etmişlerdir. Vakıa Suudi Arabistan ile İran arasındaki bir süredir devam eden bombalamalar, İran'ın Suudi Arabistan’a bakışı ile aralarında bir süredir devam eden rekabet, Suudi Arabistan’a yönelik Husi saldırıları dikkate alındığında anlaşmanın ortak savunma amacı daha da belirginleşmekte, bir taraf devletler oluşturmaya yönelik olduğu algısını yaratmaktadır. Anlaşmaya ilişkin diğer bir kuşku anlaşmanın muharrik gücü hangi odaktır sorusuna tam cevap verilememesidir.

MÜDAHALE HAKKI VE AHDE VEFA İLKESİ ANALİZİ

Anlaşma gereği iki ilkenin uygulanma şartlarını etraflıca analiz etmekte yarar vardır. Müdahale Hakkının açılımında güncel BM ve ABD yaklaşımlarının etkisi olduğu görülmektedir. Müdahale edilecek devletteki tiranlığı ve ciddi risk altında bulunan müttefik devletin durumunu, insani krizi hangi güç değerlendirecektir? Ayrıca müdahale edilecek bölgedeki devlet veya devletlerin ve toplulukların kendi yorumları aksi yönde olduğunda savaşın kaçınılmaz olması bir yana iç ve dış kamuoyunun ikna edilmesi sorunu ortaya çıkacaktır. Ki bu da müdahale için en önemli şeyi yani meşruiyeti temin edecektir. Müdahale ve koruma için meşruiyet demişken bölgesel gelişmeleri ve müdahaleye yol açan olayları parça ve bütün olarak da analiz etmek yararlı olacaktır. Mesela Suudi Arabistan' yapılan saldırılar S. Arabistan’ın egemenliği ve bütünlüğüne bir tehdit olmakla birlikte Suudi Arabistan'ın Yemen’e yönelik hava saldırıları da bir kesim kamuoyu tarafından bir ihlal telakki edilmektedir. Diğer yandan, Hürmüz’de ve Babülmendep’te İran ve İran’ın vekil güçleri ile ABD Ordu güçleri ve bazı müttefik ordu güçleri arasındaki savaşı bütünsellik içinde ele aldığımızda ilk saldıran tarafın İsrail ve ABD olduğu görülmektedir. Ancak, savaşın Ortadoğu’ya ve kritik körfezlere ve boğazlara yayılması ve kıyıdaş ülkelere saldırılması ayrı tutulmuş bir kesit olarak incelendiğinde İran saldırgan taraf olarak görülmektedir. Dolayısıyla böyle çok yönlü anlaşılabilecek bir konuda meşruiyet oluşturmak zor olabilir. Ancak, zor ve gücü elinde tutan meşruiyetini empoze edebilir. Diğer yandan, meşruiyet ile ilgili olarak, Türkiye'nin Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde de olsa bölgede silah göstermesi bölgede hatta bizzat Suudi Arabistan’da bile Türkiye karşıtı Arap Milliyetçiliğini tetikleme riski içermektedir. Özellikle Arap coğrafyasında askeri müdahale konusunda meşruiyet konusunu ciddi olarak düşünmek gerekir. Daha 110 yıl önce bölge Arap Milliyetçiliğinin alevleri içinde kalmış, bu yangın içten içe devam etmektedir. Bu konuda, kişisel ve ticari ilişkiler dışında devletler arası ilişkilerimizde ve meşruiyet kaynaklarına yönelik paylaşımlarımızda dikkatlice bakarsak bu yangını hissedebiliriz. Ve karşımızdaki aydınlar Satı el Husri'ler, Emir Şekip Arslan'lar gibi değildirler. Osmanlı Nizamının ciddi saldırı altında olduğu dönemdeki realist, yıkılışı sonrası kayıtsız  bir dönemden beridir de romantik tonda devam eden algılar ciddi anlamda meşruiyet zeminine muhtaç durumdadırlar.

Ortadoğu'daki Arap........

© Haber7