28 Şubat’ın edebiyatını yapmak!
Türkiye’de darbeler yalnızca siyasal hayatı değil, toplumsal hafızayı ve edebiyatın yönünü de belirlemiştir. 27 Mayıs’tan 12 Mart’a, 12 Eylül’den 28 Şubat’a kadar her müdahale kendi mağduriyet anlatısını ve kendi edebî dilini üretmiştir.
Ancak bu silsile içerisinde 28 Şubat’ın edebiyata yansıması beklenen yoğunluk ve derinlikte olmamıştır.
Oysa 28 Şubat yalnızca bir askerî müdahale değil; toplumu yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen kapsamlı bir “psikolojik dizayn” süreciydi.
Ordudan ihraç edilen subaylar, görevden alınan akademisyenler ve hâkimler, katsayı uygulamasıyla önü kesilen imam hatipli gençler, üniversite kapılarında inancı ile eğitimi arasında tercihe zorlanan başörtülü öğrenciler, “irticai” yaftasıyla kamudan uzaklaştırılan binlerce insan…
Bütün bunlar derin bir toplumsal kırılma oluşturdu. 28 Şubat’ın silindiri, inançlı insanların üzerinden bütün eziciliğiyle geçti.
Elbette Böylesine yaygın bir travmanın edebiyatta güçlü bir karşılık bulması beklenirdi. Fakat 28 Şubat, 12 Eylül gibi kapsamlı bir “mağduriyet anlatısı” bile üretemedi.
Roman ve hikâyede ustalaşmış bazı yazarlar, belki cesaret edemediklerinden belki de edebî kariyerlerini etkileyeceği kaygısıyla bu alanda kalem oynatmadı.
Bu da 28 Şubat’ın edebiyata yansımasını sınırladı. Yazılan eserlerin önemli bir kısmı hatırat, tanıklık ya da biyografik metin düzeyinde kaldı.
Kurmaca metinler ise çoğunlukla bireysel mağduriyetlere odaklandı; sürecin sosyolojik ve siyasal arka planını derinlemesine işleyen büyük romanlar ortaya çıkmadı.
Bazı yazarlar ise bunun darbe olup olmadığı tartışmasına takılıp kaldı. Oysa........
