Ekonomide ince ayar dönemi
Ne oldu, neden oldu, niçin oldu.
Bunlar hep konuştuk yazdık. Daha fazla konuşmaya gerek yok. Saçlar ağardı…
Şimdi neler olması gerektiğini konuşalım:
Önce elimizdeki fotoğrafa bakalım:
Pandemi sürecinden beri dünya ekonomisi bir türlü ayağa kalkamadı. Tam ayağa kalkacakken son birkaç yıldır da jeopolitik risklerin esiri olmuş durumda.
Dışarıda işler pekiyi değil.
Olağanüstü riskler var ve kötünün iyisi diyebileceğimiz husus ise piyasaların depremle yani risklerle yaşama adapte olmuş olması.
Zira bu süreç devam edecek gibi.
İçeride durum elbette dış dünyadan bağımsız değil. Ekonomiyi yani enflasyonu soğutmaya çalışıyoruz. Kredi genişlemesi kontrol altında. Kurun ani hareket etmemesi için büyük çaba sarf ediyoruz.
Türkiye gibi döviz hafızası kuvvetli, enerji ithalatçısı, ara malına bağımlı ve fiyatlama davranışlarında kur geçişkenliği yüksek bir ülkede kurdaki ani sıçrama enflasyonun sinir uçlarına dokunur. O nedenle bu politikanın kendi içerisindeki ana mantığı bu hususa dayanmaktadır.
Aynı denge koşulları çok uzun süre korunursa, bu kez başka yerlerden yan etkiler ortaya çıkmaya başlar.
Sanayici krediye ulaşmakta zorlanır. KOBİ stok çevirmekte tereddüt eder. İhracatçı dış pazarda fiyat tutturamaz. Çiftçi mazot, gübre, yem ve finansman maliyeti arasında ezilir. Hane halkı fiyatların artış hızında bir yavaşlama görse bile kendi hayatında belirgin bir rahatlama hissetmeyebilir. Çünkü enflasyon oranı düşerken fiyat seviyesi yukarıda kalır.
Burada ince bir ayar gerekiyor.
Kur çok uzun süredir baskı altında. Artık hızlıca serbest bırakılırsa, Türkiye’nin eski yaraları hızla kanayabilir. Şirket bilançoları, fiyat beklentileri, döviz borçluluğu, tüketici davranışı ve ücret pazarlıkları aynı anda etkilenir.
Kur bundan daha uzun süre fazla sıkı tutulursa, ihracatçının yıllar içinde kazandığı pazar payı sessizce eriyebilir.
Ama artık çok net bilinen bir gerçek var ki; hali hazırda biz çok pahalıyız.
Türkiye’nin aradığı şey sert bir düzeltme değil; öngörülebilir, yönetilebilir, üretim kapasitesini gözeten bir kur patikasıdır.
Bir ihracatçıya altı ay sonrası için fiyat sorulduğunda vereceği cevabın içinde kur vardır. Enerji vardır. Ücret vardır. Kredi faizi vardır. Vergi vardır. Navlun vardır. Rakip ülkelerin maliyeti vardır. Avrupa’daki talep vardır. Çin’in fiyatı vardır. Hindistan’ın ölçeği vardır. Güney Kore’nin teknolojisi vardır. Almanya’nın marka gücü vardır.
İhracat önemlidir. Fakat ihracatın ülkeye bıraktığı gerçek değer daha da önemlidir. Bir ürünü satarken kullandığınız ara malını, enerjiyi, makineyi, yazılımı, finansmanı ve teknolojiyi büyük ölçüde dışarıdan alıyorsanız, brüt ihracat rakamı size sadece duygusal olarak bir zafer coşkusu verir. O rakamın içinden ithal girdiyi düşmeden, ülkede kalan katma değeri görmeden, ücretin, tasarımın, markanın, teknolojinin, yerli ara malının payını hesaplamadan sağlıklı bir politika kurulamaz.
Türkiye daha fazla mal satarken, ülke içinde daha fazla değer bırakabiliyor mu?
Soruyu böyle kurduğunuzda destek politikası da değişir.
Her ihracat yapan aynı ölçüde stratejik sayılmaz.
Her döviz kazandıran faaliyet, ülkeye aynı kalitede katkı vermez.
Al-sat yapanla üretim yapanı, ithal girdiye yaslananla yerli ara malı geliştiren firmayı, düşük........
