Beş yıllık sessizlik sona erdi; Selimiye Camii yeniden açıldı
Edirne’nin kalbi yeniden attı.
Edirne’nin siluetine asırlardır mühür vuran Selimiye Camii, uzun ve titiz bir restorasyon sürecinin ardından beş yıllık arayı geride bırakarak yeniden ibadete açıldı. Bu açılış, yalnızca bir mabedin kapılarının aralanması değil; bir şehrin kalbinin yeniden atmaya başlamasıdır.
Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dediği Selimiye Camii, Ramazan ayının ilk Teravih namazında cemaatine kavuştu.
Beş yıl süren hasretin ardından açılan kapılar, yalnızca bir mabedin kapıları değildi; asırlık bir medeniyetin nefesiydi yeniden şehre yayılan. Ancak Selimiye’yi büyük kılan sadece mimarî ihtişamı değildir. O, Edirne’nin hafızasıdır. Bayram sabahlarının tekbiridir; Ramazan gecelerinin kandil ışığıdır; asırlık duaların göğe yükseldiği bir rahmet kubbesidir.
O gün Selimiye’de zaman farklı akıyordu. Saflar dolarken kubbelerden süzülen ışık, taşların hafızasına sinmiş asırları yeniden hatırlatıyordu. Mahyalar yanarken gökyüzü ile yeryüzü arasında kurulan o ince bağ bir kez daha tesis edilmişti.
SELİMİYE CAMİİ’NİN KUBBESİNDE BİR VUSLAT
Kubbesine çıktığım o an…
Edirne ayaklarımın altındaydı; asırlar ise omuzlarımda.
O ihtişamı, kubbenin zirvesinden seyrederken ilk defa ellerimin titrediğini, sesimin düğümlendiğini hissettim. Objektifi tutan parmaklarım artık sadece bir fotoğrafçının parmakları değildi; sanki bir emanetin ağırlığını taşıyordu. Ve bir anda gözyaşlarım süzüldü.
Bu yalnızca bir ağlayış değildi.
Bu, benimle Sinan arasındaki sessiz bir buluşmaydı.
Beş yıl süren hasretin ardından medeniyetin kubbesiyle yeniden kavuşmanın sarsıcı heyecanıydı bu. O an içimi öyle bir his kapladı ki sanki Sinan karşımda durmuş, ellerini açmış ve “Hoş geldin Cemil.” diye fısıldamıştı.
Kubbenin taşları, rüzgârın sesi, minarelerin göğe uzanan zarafeti…
Ve ezanın o ezelî çağrısı…
O çağrıyla birlikte ben de kendimden geçtim. Gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü o an yalnız değildim; tarih oradaydı, emek oradaydı, dua oradaydı.
Yıllardır Selimiye’nin kubbesine defalarca çıktım. On yedi yılda saydığımda yetmişe yaklaşan bir zirve yolculuğu…
Her çıkışımda ayrı bir heyecan, ayrı bir tefekkür yaşadım. Fakat bu defa bambaşkaydı. İçimdeki duygu daha derin, daha sarsıcı ve tarif edilemezdi.
Gerçekten hissetmek ve yaşamak gerekir.
O taşın dokusuna dokunmak gerekir.
O kubbenin asırlık nefesini ciğerlere çekmek gerekir.
Çünkü Selimiye yalnızca görülecek bir eser değildir; hissedilecek bir ruhtur. O ruha ruh katmak, o emaneti işlemek ve hakkıyla kayda geçirmek gerekir.
Zannediyorum ki bu, Rabbimizin bize lütfettiği bir hikmet anıydı: Bir kulun, bir ustanın eserine değil; bir medeniyetin ruhuna temas ettiği an…
O ulu mabet yeniden göğe yükselen duaları bizlere iade etti. Kubbe altında yankılanan “Âmin.” sesleriyle Selimiye yeniden nefes aldı.
Ve ben anladım ki bazen bir fotoğraf karesi yalnızca ışığı değil, asırları da kaydeder.
O gün kubbede yalnız bir çekim yapmadım.
O gün medeniyetle yeniden buluştum.
SİNAN’IN TAŞLARA İŞLEDİĞİ GEOMETRİ VE RUH
Selimiye yalnızca bir cami değildir.
O, mimarî matematiğin ibadetle buluştuğu zirvedir.
43,25 metrelik kubbe çapı ve yaklaşık 31,5 metre yüksekliğe oturan ana mekân; dört fil ayağı üzerine kurulan kusursuz dengeyle taşınmıştır. Sinan burada merkezi planı en saf hâliyle ortaya koymuş, mekânı bölmeden bütünlüğü korumuş, kubbeyi adeta havada asılı bir nur halkası gibi yükseltmiştir.
İç mekânda kurulan oran sistemi, kemerlerin ritmi, pencere dizilimlerinin ışık hesabı… Hepsi bir mühendislik zekâsı ile estetik sezginin birleşimidir.
Bu nedenle Selimiye’ye adım atan her insan yalnızca bir yapının içinde değil; hesaplanmış bir huzurun içinde yürür.
Sinan’ın mimarisi insana şunu hissettirir:
Her şey yerli yerindedir.
Taş, taşın üzerine değil; ölçü, ölçünün üzerine oturmuştur.
RESTORASYONUN ARDINDAN YENİDEN DİRİLİŞ
Uzun süren restorasyon süreci boyunca kubbe kurşunları, kalem işleri, taş dokular, revak kemerleri ve iç mekân süslemeleri aslına uygun biçimde titizlikle ihya edildi. Her müdahale, Mimar Sinan’ın matematiğine ve estetik kurgusuna sadakatle gerçekleştirildi.
Bu süreç yalnızca teknik bir yenileme değildi; bir emaneti koruma sorumluluğuydu. Çünkü Selimiye sıradan bir yapı değildir. O, bir medeniyetin mühürlü hafızasıdır.
Beş yıl boyunca iskeleler kubbeyi sardı. Her santimetre taş, her kalem işi motif, her kurşun levha sabırla incelendi. Zamanın yorduğu yerler onarılırken, en küçük detay dahi kontrolsüz bırakılmadı. Tarihî dokuya zarar vermeden çalışmak, modern imkânlarla geçmişin ruhunu buluşturmak kolay değildi.
Rüzgârın altında, yüksek kubbe eteklerinde, dar geçitlerde, metrelerce yükseklikte çalışan ustalar; yalnızca bir iş yapmadılar. Bir emanetin nöbetini tuttular. Her çekiç darbesi ölçüyle, her müdahale ilimle ve bilinçle yapıldı.
Restorasyon sürecinde hiçbir adım aceleye getirilmedi. Güçlü ve kontrollü bir koordinasyonla, uzman ekiplerin sabrı ve manevî hassasiyetiyle Selimiye adım adım yeniden ayağa kaldırıldı. Çünkü burada yapılan iş, taş tamiri değil; vakarın korunmasıydı.
Ve nihayet Ramazan’ın ilk cumasında Selimiye, asırlık vakarını........
