Hac Mekke’den Dönünce Başlar (5) Huzurun ve Muhabbetin Merkezinde Dirilen Kalp
Mekke’de hac yolculuğunun menasiki tamamlanır. Medine’de ise o yolculuğun kalbe, söze, davranışa ve hayata nasıl taşınacağı daha derinden anlaşılır.
Kâbe insana merkezi, Arafat muhasebeyi, Müzdelife sükûneti, Mina iradeyi öğretir. Hira, vahyin “oku” emanetini; Sevr ise tevekkülü, sadakati ve dostluğu hatırlatır. Medine’ye gelince bütün bu dersler başka bir renge bürünür. Peygamberimizin sünnetinde güzelleşir, güzel ahlakta görünür hâle gelir.
YESRİB’DEN MEDİNE-İ MÜNEVVERE’YE: MEDENİYETİMİZİN DİRİLİŞİ
Medine’ye yönelen hacı, yalnız bir şehre gitmez. Kalbinde yıllardır taşıdığı hasrete yürür. Nübüvvetin terbiyesine, sünnetin zarafetine, ümmete bırakılan mukaddes emanete yaklaşır. Şehrin ufku göründükçe gönülde başka bir iklim açılır. Sesler kısılır. Adımlar hızlanır. İçten içe mahcup bir sevinç, sessiz bir kavuşma başlar.
Mescid-i Nebevî’de hacı, ibadetin huzurunu ve cemaatin diriltici ruhunu düşünür. Adaletle yoğrulmuş bir yönetim ahlakını görür orada. Suffe’de ilim ve irfanın bereketini, muhacir ile ensarın kardeşliğinde birlik ve dayanışmanın derinliğini hisseder. İlk İslam toplumunun siyasi, idari ve askerî kararları burada olgunlaşmıştır. Elçiler burada kabul edilmiş, istişare burada hayat bulmuş, emanet ve adalet burada insanlığın önüne örnek bir medeniyet olarak konulmuştur.
Hacı, Medine’nin her durağında ayrı bir dersle karşılaşır. Mescid-i Nebevî’de namazın ve cemaatin ruhunu; Ravza-i Mutahhara’da vuslatı, sekineti ve muhabbeti; Cennetü’l-Bakī‘de faniliği, vefayı ve istikamet muhasebesini yeniden düşünür.
Kubâ’da temiz başlangıcı, samimiyeti ve takvayı; Bedir’de imanı, cesareti ve tevfik-i ilâhîyi; Uhud’da istişareyi, şehadeti, itaati, sadakati ve emaneti kalbine taşır. Kıbleteyn’de teslimiyeti; Hendek’te sabrı, tedbiri ve direnişi tefekkür eder. Her mekân, hacının kalbine başka bir kapı açar.
Bu yazıda Medine’yi yalnız ziyaret edilen mekânlar üzerinden okumayacağız. Her durağın hacdan dönen kişiye bıraktığı hayat dersine bakacağız; zira Peygamberimize duyulan muhabbet yalnız selamla, hasretle ve gözyaşıyla tamamlanmaz. O’nun sünnetine sahip çıkmakla, güzel ahlakını hayata taşımakla, bıraktığı emaneti korumakla kemale erer.
Hac Mekke’den dönünce başlar, Medine’den dönünce sünnetle derinleşir.
MESCİD-İ NEBEVÎ: HUZURUN VE MUHABBETİN MERKEZİ
Medine’ye varan hacının ilk yönelişi Mescid-i Nebevî’ye olur. Avluya yaklaştıkça kalp ağırlaşır, söz azalır, bakışlar derinleşir. Uzaklardan beri taşınan hasret, bu defa somut bir huzura dönüşür. Yeşil kubbe karşısında insan, yıllardır dilinde taşıdığı salavatın kalbinde nasıl yankılandığını hisseder. Asırların muhabbeti, bir anda gönlü kuşatır. Kalbin derinliklerinde yıllardır saklı duran hasret birden uyanır. Bakışlar mahcup, gönül titrek hâle gelir. Nice yol, nice bekleyiş, nice dua bu eşiğe gelir dayanır.
Mescid-i Nebevî’ye yaklaşan kişi, daha kapıdan girmeden bir edep iklimine davet edildiğini hisseder. Burada yüksek ses bile insanın içine ağır gelir. Söz incelir. Bakış yumuşar. Kalp kendine çekidüzen verir. Peygamberimizin huzurunda edebin nasıl korunacağını öğreten ilahî ölçü, hacının kalbine şöyle seslenir:
“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurât, 49/2)
Bu ikaz, Mescid-i Nebevî’nin duvarlarında yalnız göze ilişmez, kalbi de terbiye eder. Burada ayaklar kadar sesler de edeple yürümelidir. Nâbî’nin meşhur beyti, bu derin edebi, asırlar içinden bugüne taşır:
“Sakın terk-i edepten, Kûy-ı Mahbûb-ı Hüdâ’dır bu.
Nazargâh-ı İlâhî’dir, Makam-ı Mustafa’dır bu.”
Şair, bu mısralarda Medine’nin sıradan bir şehir, Mescid-i Nebevî’nin de sıradan bir mekân olmadığını hatırlatır. Burası Allah’ın sevgili kulunun yaşadığı, yürüdüğü, ümmetini yetiştirdiği beldedir. Burada atılan her adımın, söylenen her sözün ve taşınan her duygunun edeple yoğrulması gerekir. Medine’ye gelen hacı da bu inceliği hisseder; sesini kısar, nefsini susturur, kalbini dinlemeye başlar.
Mescid-i Nebevî’ye giren hacı, yalnız bir mescide adım atmış olmaz. Peygamberimizin inşa ettiği kardeşlik, ilim, ibadet, adalet ve merhamet iklimine girer. Orada namaz başka bir sükûnet verir insana. Kur’an-ı Kerim okumak başka bir derinlik kazandırır. Dua etmek, susmak, beklemek… Hepsi kalbi incelten bir terbiyeye dönüşür.
Bir namaz mekânı olduğu kadar bir medeniyet mektebidir Mescid-i Nebevî. Hayatın kenarında duran bir yapı olmaktan çıkar, hayatın kalbine yön veren bir merkez hâline gelir.
Peygamberimizin hicretiyle Yesrib, adı değişen bir şehir olarak kalmadı. Ruhu değişti. İstikameti değişti. Ufku genişledi. Medeniyet yurdu oldu.
Kabile çekişmeleriyle yorulmuş bir beldeydi Yesrib. Evs ve Hazrec arasındaki uzun kırgınlıkların izini taşıyordu. Kalpler dağınık, güven zayıf, huzur yaralıydı. Peygamberimiz geldi.
Güzel ahlakın kuşatıcı diliyle…
Merhametin iyileştirici eliyle…
Bu şehir yeniden dirildi.
Mescid-i Nebevî bu dirilişin kalbiydi. Namaz orada kılındı. İlim orada öğretildi. Kardeşlik orada pekişti. Muhacir ile ensar orada kaynaştı. Fakir ile zengin, genç ile yaşlı, siyah ile beyaz aynı safta buluştu. Üstünlüğün soyda, servette, kabilede arandığı eski anlayış geride kaldı; takva, emanet, adalet, merhamet ve güzel ahlak yeni hayatın temeli oldu. Medine’de kurulan bu hayatın merkezinde Peygamberimizin örnekliği vardı. Müminin şahsiyetini inşa eden en büyük rehberlik, şu ilahî beyanla insanlığa gösterildi:
“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21)
Peygamberimiz Medine’de mescidi merkeze alarak bir hayat kurdu.
Emanetle ayakta duran…
Merhametle yumuşayan…
Kardeşlikle güçlenen bir hayat.
Meseleler orada çözüldü. Gönüller orada onarıldı. Ümmet orada yoğruldu. Secdeyle sokak, dua ile davranış, ibadetle sorumluluk birbirine bağlandı. Böylece Yesrib, korkunun yerini güvene, düşmanlığın yerini muhabbete, dağınıklığın yerini vahdete bıraktığı bir huzur şehrine dönüştü.
Bugün Mescid-i Nebevî’nin avlusunda hissedilen huzur, taşın ve toprağın sessizliğinden ibaret sayılamaz. O huzur, Peygamberimizin güzel ahlakıyla yoğrulmuş bir medeniyetin hatırasıdır. O muhabbet, asırlardır milyonlarca müminin kalbinde yaşayan ümmet şuurunun yankısıdır.
Yeşil kubbenin altında çoğalan hasret…
Saf saf dizilen gönüllerde incelen edep…
Salât u selamla titreyen diller…
Hepsi aynı hakikati fısıldar:
Medine, muhabbetle kurulan bir medeniyetin adıdır.
Medine, hacıya şunu öğretir:
Huzur; namazla, mescidle, cemaatle, sünnetle ve güzel ahlakla kurulan bir hayatın meyvesidir.
SELAMDAN SALAVATA, MUHABBETTEN MESULİYETE
Peygamberimiz Medine’yi teşrif ettiklerinde sokaklar sevinçle dolmuş, gönüllerden muhabbet taşmış, evlerin damlarından hasret türküleri yükselmişti. Bugün de Ravza-i Mutahhara’nın eşiğinde bekleyen her mümin, o ilk kavuşmanın asırlar içinden gelen yankısını hisseder. O gün Medine’yi kuşatan muhabbet, bugün mahcup bir selama dönüşmüştür.
“Esselâmü aleyke yâ Resûlallah...”
Ey gönüllerimize rahmet ufku açan Nebî, ey karanlık gecelerde yolumuzu aydınlatan kutlu rehber...
“Esselâmü aleyke yâ Nebiyyallah...”
Senin davetinle uyandı kalpler. Seninle tanıdı insan kulluğun izzetini. Seninle öğrendi doğruluğu, emaneti, merhameti ve hayâyı.
“Esselâmü aleyke yâ Habîballah...”
Ey Allah’ın sevgilisi, ey ümmetinin derdiyle dertlenen Nebî, ey müminlere karşı çok şefkatli ve çok merhametli olan...
Kalplerimiz senin muhabbetinle dolsun isteriz. Dillerimiz salavatla güzelleşsin. Hâlimiz sünnetinle olgunlaşsın.
İşte o anda zaman duraklar. Kelimeler azalır, mana büyür.
Salavat, asırlar boyunca kesilmeyen bir irtibatın, ümmet ile Peygamberi arasındaki sevgi bağının dile gelişidir. Hürmettir, duadır, vefadır, muhabbettir.
Bu muhabbet bağını ilahî bir davete dönüştüren hitap, müminin kalbine şöyle seslenir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzâb, 33/56)
Ne büyük şeref... Allah’ın salât ettiği bir Nebî, meleklerin salât ettiği bir Nebî ve o büyük halkaya katılmaya davet edilen müminler...
Ravza’nın yakınında okunan her salavat, bu ilahî davete verilen bir cevap gibidir. Allahümme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed...
Sessizlik çöker etrafa. Dudaklar kıpırdar, kalp genişler, ruh hafifler.
Peygamberimiz de bu yakınlığın sırrını şöyle haber verir:
“Sizden bana en yakın olan kimse beni çokça salât ve selamla yâd edenlerdir.” (Tirmizî, Vitr, 21/484)
Yakınlık; mesafeyle, yıllarla veya mekânla ölçülmez. Muhabbetle, hatırlamakla, salât u selamla ölçülür.
Bir başka rivayet ise gönülleri ürperten bir ikaz taşır. Peygamberimizin adı anıldığında salât u selam getirmek, ümmetin........
