menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yamalı Ceketten Bab-ı Âli'ye: Bir Köy Çocuğunun Yolculuğu

26 0
17.08.2026

Değerli kardeşlerim, Cumartesi günü çok kıymetli ağabeyimiz iş insanı Şeref Enis’in iş yerinde, yaklaşık on beş kişilik güzel bir dost meclisinde bir araya geldik.

Uluslararası Vuslat Platformu Başkanı değerli abim Hamza Cebeci, Üstat Selahaddin Eş, İMES Başkanımız Kemal Akar, Uluslararası Vuslat Platformu yönetiminden arkadaşlarımız ve kıymetli dostlarımızla sıcak, samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Sohbet ilerledi, söz eski günlere geldi. Almanya yıllarında kendisiyle beş yıl komşuluk yaptığımız Selahaddin Eş, namıdiğer Çakırgil ağabeyimiz, çocukluk ve gençlik yıllarından bazı hatıralarını anlatmaya başladı.

Anlattıklarının bir bölümü var ki beni gerçekten çok etkiledi.

Dinlerken gözümün önüne o günleri getirmeye çalıştım.

Samsun’un Kavak ilçesinin Muradbeyli köyünden çıkan yoksul bir çocuk...

Üzerinde yamalı elbiseler...

Ayağında kara lastikler...

Elinde babasının yazdığı bir mektup...

Ve önünde koskoca Ankara...

Aslında dinlediğimiz sadece bir insanın hayat hikâyesi değildi.

Bir babanın evladını okutabilmek için yokluk içinde verdiği mücadele, şöhretinin zirvesindeki bir insanın eski bir dostunun oğluna sahip çıkışı ve bütün imkânsızlıklara rağmen okumaktan vazgeçmeyen bir gencin azmi aynı hikâyede buluşuyordu.

Genç Selahaddin, Ankara’daki yatılı sağlık okulunun sınavlarına giriyor. Asil listeden kazanamıyor, yedekte kalıyor.

Fakat babası ümidini kesmiyor.

Belki kazananlardan gelmeyen olur, okulda bir kişilik yer açılır, oğlunu yedekten alırlar diye düşünüyor.

Bu baba, çamurun içinde, tuğla ve kiremit fabrikalarında çalışarak ailesinin geçimini sağlamaya çalışan bir Anadolu insanı.

İmkânı az ama evladına dair ümidi büyük.

Sonra yıllar öncesinden tanıdığı bir isim geliyor aklına.

Yakın köylerden hemşehrileri, gençlik yıllarında köylerde birlikte güreştikleri bir adam...

Fakat artık o adam sıradan biri değildir.

Türk güreş tarihinin efsanesi, dünya ve olimpiyat şampiyonu Yaşar Doğu’dur.

Rahmetli babası (Ruhu için el fatiha) oğlu Selahaddin ağabeye şöyle diyor:

“Yaşar’ı eskiden tanırdık. Aradan yıllar geçti. Beni hatırlar mı bilmem. Ben sana bir mektup yazayım. Sen Ankara’ya git, Yaşar Doğu’yu bul. Belki gelmeyen bir öğrenci olur, onun yerine seni alırlar.”

Ve oğlunun eline bir mektup tutuşturuyor.

Bir babanın elinden gelen bazen budur. Parası yoktur, çevresi yoktur ama evladı için çalabileceği son bir kapı vardır.

Bugünün gençlerine anlatması bile zor...

Doğru dürüst bir adres yok.

Üstelik cebindeki 10 lirayı öylesine dikkatli kullanmak zorunda ki Ankara’da işi olmazsa Samsun’a dönüş parasını bile hesap etmek durumunda.

Ama genç Selahaddin yola çıkıyor.

Çünkü bazen insanın cebinde parası olmaz ama yüreğinde ümidi vardır.

Koskoca şehirde Yaşar Doğu’yu aramaya başlıyor.

Yolu Hacı Bayram Camii’ne düşüyor. Namazını kıldıktan sonra birisine soruyor:

“Yaşar Doğu’yu tanıyor musunuz?”

Adam yolu tarif ediyor.

Hacı Bayram’dan biraz ileride, Dışkapı’ya doğru inen sokaklardan birinde Yaşar Doğu’nun evini buluyor.

Henüz güneş doğmamış.

Üst kattaki pencere açılıyor.

“Yaşar Doğu’yu görmek istiyorum amca.”

Genç Selahaddin bekliyor.

“Herhâlde kızdı.” diye düşünüyor.

Bir müddet sonra içeriden çekilen bir iple tahta kapı açılıyor.

Karşısına kısa boylu, son derece sade bir adam çıkıyor.

Selahaddin ağabey şaşırıyor.

Çünkü zihnindeki Yaşar Doğu başka...

Dünyayı minderde yere seren adamın dev gibi biri olması gerektiğini düşünüyor.

Meğer karşısındaki o mütevazı insan Yaşar Doğu’nun (Ruhu için el fatiha) ta kendisiymiş.

Babasının mektubunu uzatıyor.

Yaşar Doğu mektubu okuyor.........

© Haber Vakti