ZULÜM COĞRAFYA SEÇMEZ
Dünya haritasına baktığınızda sınırlar, bayraklar ve renkler görürsünüz. Ama acının bir rengi yoktur. Gözyaşı hangi coğrafyada akarsa aksın aynıdır. Bir annenin feryadı, bir çocuğun korkusu, bir masumun çaresizliği; bunlar dil, din, mezhep, ırk tanımaz. İşte tam da bu yüzden zulüm coğrafya seçmez. Ama ne yazık ki vicdan çoğu zaman seçer.
Bugün insanlık, yalnızca siyasi değil, derin bir ahlaki sınavdan geçiyor. Bu sınavın en ağır sorunlarından biri ise Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail politikalarının gölgesinde yaşananlardır. Güç, adaletin önüne geçtiğinde; hakikat, propaganda uğruna eğilip büküldüğünde; masumların çığlığı diplomatik cümlelerin arasında kaybolduğunda ortaya çıkan şey yalnızca bir kriz değil, açık bir vicdan iflasıdır.
Bugün dünyanın farklı noktalarında yaşanan acılara verilen tepkilere bakın. Aynı türden bir saldırı, farklı coğrafyalarda bambaşka şekilde yorumlanıyor. Bir yerde yaşanan ölüm “katliam” olarak anılırken, başka bir yerde aynı görüntüler “güvenlik önlemi” ya da “meşru müdafaa” olarak sunulabiliyor. Bu çifte standart, sadece siyasetin değil, insanlığın da kirlenmesidir. Çünkü adalet, coğrafyaya göre değişiyorsa artık adı adalet değildir.
Özellikle İsrail’in yürüttüğü askeri operasyonlar ve bu operasyonlara koşulsuz destek veren Amerika Birleşik Devletleri politikaları, artık sadece bir dış politika meselesi olmaktan çıkmıştır. Bu durum, doğrudan insan hakları, hukuk ve evrensel ahlak meselesidir. Sivillerin hayatını hiçe sayan, yaşam alanlarını yok eden, çocukları, kadınları ve savunmasız insanları hedef alan her yaklaşım; hangi gerekçeyle sunulursa sunulsun, hangi kavramlarla süslenirse süslensin, adı değişmez: zulüm.
Daha da acı olan ise bu zulmün yalnızca sahada değil, zihinlerde de sürdürülmesidir. Medya aracılığıyla gerçeklerin çarpıtılması, kelimelerin bilinçli şekilde seçilmesi, acının görünmez kılınması… Bunlar modern çağın en tehlikeli silahlarıdır. Bir bombanın yıktığı bina yeniden yapılabilir; ama çarpıtılmış bir hakikat, nesiller boyu sürecek bir körlüğe sebep olabilir.
Zulüm, yalnızca silahla yapılmaz. Sessizlik de bir zulüm biçimidir. Görmezden gelmek, susmak, “bize ne” demek, hatta “ama”larla başlayan cümlelerle yapılanları hafifletmeye çalışmak… Bunların hepsi, zalimin yükünü hafifletir, mazlumun yükünü ağırlaştırır. Çünkü zulüm karşısında tarafsızlık, fiilen zalimin yanında durmaktır.
Bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Biz nerede duruyoruz?
Eğer vicdanımız; kimliğe, dine, mezhebe, ülkeye ya da politik çıkar hesaplarına göre yön değiştiriyorsa, ortada gerçek bir vicdandan söz edilemez. Çünkü gerçek vicdan, konjonktürel değildir. Rüzgâra göre yön değiştirmez. Vicdan, güçlüden yana değil, haklıdan yana olur. Mazlum kim olursa olsun onun yanında durur; zalim kim olursa olsun ona karşı çıkar.
Dünya uzun zamandır güçlülerin yazdığı bir hikâyeyi izlemeye alıştı. Bu hikâyede bazı hayatlar “önemli”, bazıları ise “gözden çıkarılabilir” olarak kodlandı. Ama artık bu düzen sarsılıyor. Çünkü insanlar daha fazla sorguluyor, daha fazla görüyor ve daha fazla konuşuyor. Sosyal medya, bağımsız gazetecilik ve vicdan sahibi bireylerin çabasıyla hakikat, bütün baskılara rağmen kendine bir yol buluyor. Ve bu hakikat, en çok da onu saklamak isteyenleri rahatsız ediyor.
Ancak burada bir tehlike daha var: Duyarlılığın geçiciliği. Birkaç gün süren öfke, birkaç paylaşım, birkaç slogan… Sonra unutmak. Oysa zulüm, unutuldukça güçlenir. Mazlumun en büyük düşmanı zalimden önce unutulmaktır. Bu yüzden mesele sadece tepki göstermek değil, hafızayı diri tutmaktır.
Unutulmamalıdır ki tarih, sadece kazananları değil, susanları da yazar. Ve çoğu zaman en ağır hükmü, elinde imkân olduğu hâlde konuşmayanlara verir. Çünkü suskunluk, çoğu zaman korkudan değil, konfordan beslenir.
Zulüm coğrafya seçmez. Ama biz seçebiliriz:
Ya sessiz kalıp bu düzenin bir parçası olacağız, ya da ses çıkarıp insan kalmanın bedelini ödeyeceğiz.
Ve belki de asıl mesele şudur:
İnsan kalmak, her çağda biraz bedel ister.
Çünkü bazen en büyük tarafsızlık, en büyük zulümdür.
